Alaz Sümer

10 yaşlarında falandım. Çok kitap okuyan bir ailenin, kitap okumayı sevmeyen çocuğuydum. Böyle durumlarda bir taraf sonunda mutlaka pes eder ve genelde pes eden taraf, bizim aile olmaz:) Önce ”Bu çocuk neden kitap okumuyor?” muhabbetine girilip biraz fırça atıldı, sonra “Kitap okumayı sevmeyen çocuk yoktur, kitap seçemeyen ebeveyn vardır.” klişesine dönüş yapıldı. Bizimkiler, işi gücü bırakıp, Alaz hangi kitabı sever acaba diyerek arayışa girdi. Sonra bir gün elime Vladimir Tumanov’un “Haritada Kaybolmak” kitabını tutuşturdular. İki kardeşin eski Dünya haritasındaki bilmeceleri çözdükleri bir kitaptı bu.  Rekor sayılabilecek kadar kısa bir sürede bitirdim, hatta tekrar tekrar okudum. Meğerse aynı yazar, ilk kitabını matematikten yola çıkarak yazmış. Orada da sayılarla bilmece çözülüp kraliçe kurtarılıyormuş vs. Buradan bir matematik tutkusu çıkar mı acaba diye, onu da elime tutuşturdular ama matematiğin olmadığı birkaç üniversite bölümünden birine gittiğimi ve matematikle nefret düzeyine varan sevgi dolu (!)ilişkimi göz önünde bulundurursak çok da başarılı oldukları söylenemez. O yüzden “Bir kitap okudum, hayatım değişti” geyiğine giremem ama haritalarda, uzak yerlerde ve gezmekte farklı bir şeyler olduğunu ilk defa o zaman fark ettim ve kitap okumayı da sevmeye başladım.

Sonra “Ama onlar çok geziyor” mantığından yola çıkınca şoförlüğü veya muavinliği, favori meslekler arasına eklendi. Okulla birlikte gezi kulübündeki ufak tefek gezilerde ismini ilk yazdıran öğrenci olundu, ilkokul öğretmenlerinin ilk gün ihtiyaçlar arasında 80 sayfa kareli harita metot defterinin yanında yer verdiği ama aslında hiçbir zaman kullanılmayan “ilk atlas” üzerinde hayali gezilere çıkıldı. Sosyal Bilgiler derslerinde “sınıfa haritayı getiren çocuk” unvanı kazanıldı.

Tek başına gezemediği yıllar, gezmeyi seven bir insan için hayatının en kötü dönemleridir. Çünkü çoğu zaman gideceğin yeri, zamanını ve yol arkadaşını seçemezsin. Annen veya babanla gideceksindir besbelli ve onlar da gezmeyi sevmiyorsa bu, hapı yuttuğunun göstergesidir:)Evet, sevmiyorlardı ve bu konudaki baskılarımın da çok sonuç verdiği söylenemez.

Böyle olunca ilk yurtdışı seyahatimi 17 yaşımdayken enteresan bir başlangıç olarak Irak’a yaptım. Sonra İngiltere, Rusya ve interrail yapmanın otobüsle seyahatten daha ucuz olduğu zamanlarda İtalya, İspanya, Fransa ve Hollanda gezileri izledi bunu. Lübnan, İsveç, Doğu Karadeniz ve Gürcistan, Yunanistan, Bulgaristan, maceralı bir Baltık seyahati (, , , Letonya, Estonya, Finlandiya ve Norveç),Küba, Portekiz ve derken her seferinde gezme hevesim daha da çok arttı. Gezmek dışında kalan her şeyi hobi haline getirip gezmeyi hayatımın merkezi haline getirme isteğim de hiç olmadığı kadar fazla…

Gittiğim yerleri hiçbir zaman sadece önlerinde fotoğraf çekilip dönülecek birer nesne veya geçici bir heves olarak görmedim. Oraları tarihleriyle, şiirleriyle, müzikleriyle ve yemekleriyle yani ruhlarıyla yaşamaya çalıştım çünkü gezmek, sadece gezmek değildi benim için. Dilini bilmediğin bir ülkede, yaşadığın şehrin binalarında bulunanlara hiç benzemeyen balkonların baktığı sokaklarda, komşularına hiç benzemeyen insanların işe yetişme telaşını izlerken yürümek kadar özgür hissettirebilecek bir aktivite olduğunu da düşünmüyorum. Dünya üzerinde, yalnızca; kendi yaşadıkları hayat dışında başka bir yaşamın mümkün olabileceğine inanmadıkları için evlerinden çıkmayan milyonlarca insan olduğunu görüyorum. Tam da bu yüzden gezdiğim yerleri başkaları da okusun istiyorum. Belki Behrengi’den “Küçük Kara Balık”ı okuyup, Don Kişot’u Don Kişot; Doktor Ernesto’yu “Che”  yapan seyahatlerden birine çıkarlar. Her seyahatimde Dünya biraz daha değişiyor ve ben, her seferinde farklı bir insan olarak eve dönüyorum çünkü… 20.01.2017