Bir hafta önce, Bern’deki evinde oturmuş öğrencilerinin Latince defterlerini düzeltirken biri çıkıp ona yedi gün sonra yeni bir elbise ve yeni bir gözlükle, Salazar rejiminin işkence görmüş bir kurbanından, öleli otuz yıl geçmiş Portekizli bir doktor ve şair hakkında bilgi almak üzere ’daki bir vapura bineceğini söylemiş olsaydı, ona deli derdi.” (’a Gece Treni-Pascal Mercier)

25 Nisan Köprüsü

            ’e gitme kararı almam, kitaptaki gibi etkileyici bir hikâyeye dayanmasa da çok ani oldu; sonuç olarak öğrenciyiz ve etkileyici hikâyelerin peşinden gitme lüksüne her zaman sahip olamayabiliyoruz 🙂 Ama gezmeyi seven her öğrenci gibi benim de sahip olduğum bir imkân vardı. O da ucuz uçak biletlerini her gün kontrol etmekti. Ertesi gün Eşya Hukuku finalim vardı, çalışmaktan bıkmıştım. Dünya haritasını önüme alıp gitmediğim şehirler için uçak biletlerine baktığımda biletlerinin indirimde olduğunu gördüm ve birkaç dakika içinde gidiş ve dönüş biletimi, ülke içi ulaşımımı ve kalacağım yerleri- seyahatin yarısından fazlasında havalimanlarında kalacağımdan bu çok zor olmamıştı-ayarlamıştım.

Bu plandan sonra 4 ay geçti, yolculuk günü geldi çattı. Çantamı birkaç parça kıyafet ve yiyecekler belki çok pahalıdır diye aldığım ucuz market bisküvileriyle doldurup havalimanına doğru yola koyuldum. 5 saate yakın süren uçuştan sonra ’nın en batısındaki başkente iniş yaptık. Pasaport kontrolünün gergin geçeceğini düşünüyordum çünkü dönüş tarihim, vizemin son günüydü. Ama şansıma daha önce hiç karşılaşmadığım kadar güler yüzlü bir memur beni karşıladı, sorunsuz bir şekilde giriş yaptım. Havalimanından çıktığım anda yerde bir metro bileti de bulunca keyfim iyice yerine geldi. Portekizli şair ’nın karikatürlerinin olduğu metro istasyonundan, kalacağım yere ve merkeze yakın olan İntendente istasyonuna gittim. Hostel, diğer binalar gibi balkonunda çamaşırların ve pelüş oyuncakların asılı olduğu, 2 katlı, çinili ve sevimli bir binaydı.

Aeroporto Metro İstasyonu

Eğer hava çok soğuk değilse şehri yürüyerek keşfetmeyi tercih ediyorum. Daha önce giden arkadaşlarım Lizbon’un, özellikle de Porto’nun yollarının yokuşlu olduğunu söylediler, hatta “the Lisbon Walker” adında bir ayakkabı markası bile var, tramvay veya metroya binsen daha iyi olur dediler ama ne fayda. Daha önce indirdiğim Portekiz müziklerini dinleyerek nehir kenarına yürümeye başladım.

Lizbon’un en ünlü caddelerinden , şehir turuna başlamak için doğru yer. Cadde boyunca Portekizlilerin hamur işine düşkün olduğunun göstergesi olan pastaneler ve  şık restoranlar, butikler, genç sokak ressamları var. İlerde sağda, Baixa ve Bairro Alto semtlerini birleştiren Santa Justa Asansörünü görebilirsiniz. Çok yokuş çıkmak zorunda kalmama rağmen yürümek için asansörü kullanmadım ama şimdi düşününce kullanmak iyi bir fikir olabilirmiş 🙂 Caddenin sonu, şehrin simgelerinden olan Rua Augusta Takı. 1755 depreminde yıkılmış, çan kulesi olarak planlanmış ancak tak olarak 1873’te tekrar yapılmış, Paris’teki Zafer Takı kadar görkemli olmasa da estetik bir yapı. Takı geçtikten sonra Praço da Comercio yani Ticaret Meydanı karşınıza çıkacak. Şanslıysanız akşamüstleri yerel müzik gruplarına veya dans gösterilerine denk gelebilirsiniz-Ben ilk gün Lizbon Filarmoni Orkestrası ve ikinci gün de halk dansları gösterisine denk gelmiştim.-Meydanın bitiminde Tejo nehrini, nehir üzerinde kurulan ve San Francisco Köprüsü’nün ikizi olan 25 Nisan Köprüsü’nü ve karşı kıyıda olan Yüce İsa Heykeli’ni görebilirsiniz.

Rua Augusto

Gezmeye başladığımdan beri en çok hoşuma giden şehirler, açık hava müzesi gibi olan, sokaklarında rastgele dolaşabildiğim şehirler oldu. Lizbon, öyle bir şehir. ’ne çıkarken çok ünlü olan 28 numaralı tramvayı da kullanabilirsiniz ama Zincirlikuyu-Avcılar metrobüsü gibi kucak kucağa gitmek istemiyorsanız ve şehri tam anlamıyla gezmek istiyorsanız yine kaybola kaybola yürümenizi tavsiye ederim. Küçük büfeler, Porekiz mimarisinin vazgeçilmezi olan çinili binalar ve karşılıklı binalar arasına asılı çamaşırlar, büyük duvar resimleri; genellikle öğrencilerin kullandığı minyatür taksiler ve sarı tramvaylarla birlikte Sao Roque Kilisesi’ne varacaksınız. İçeride fotoğraf falan çekmeyin, Peder hemen sizi kovalamaya başlıyor.-Bi’ arkadaşın başına gelmiş de 🙂 Kiliseyi geçtikten sonra yukarı çıktıkça güzel fotoğraflar çekebileceğiniz teraslar karşınıza çıkacak-özellikle Casa Dos Bicos- ama asıl manzara Sao Jorge Kalesi’nde. Tepeye çıkarken ’ni görmeyi de ihmal etmeyin.

Lizbon Katedrali

Kaleye giriş için bilet aldığım memur, cüzdanına dikkat et diye uyarıyor ama bilmiyor ki ben Türkiye’den geliyorum 🙂 Portekiz, İtalya, İspanya gibi Akdeniz sıcakkanlılığından nasibini almış ülkelerde gezerken cüzdanlara dikkat etmekte fayda var ama hiçbirinde hırsızlık, Türkiye’de olduğu kadar yoğun değil.-En azından benim gözlemlediğim kadarıyla- ama uyuşturucu satıcıları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Seyahat boyunca yanınıza en az bir kere Portekizce bir şeyler söyleyerek size ot veya başka bir şey satmaya çalışan biri gelecektir. Sizin yerli olmadığınızı veya istemediğinizi anladıkları zaman ısrarcı olmuyorlar, merak etmeyin 🙂

Lizbon; İstanbul, Roma ve Plovdiv ile birlikte Avrupa’nın yedi tepeli şehirlerinden biri. Sao Jorge Kalesi, şehrin en yüksek tepesine kurulu. Bu yüzden Lizbon’un tamamını buradan izleyebilirsiniz. Zaman olarak gün doğumu veya gün batımını seçmekte fayda var. Eski binalarıyla Alfama semtini, şehrin en turistik bölgelerinden Bairro Alto’yu; 25 Nisan Köprüsü ve köprünün ilerisindeki Belem’i buradan görebilirsiniz.

Şehrin diğer bir bölümü, merkeze biraz uzak olan Belem. Praço da Comercio’dan uzaklığı 8 km civarı olduğu için ne kadar dirensem de tramvaya binmek zorunda kaldım çünkü hava kararmak üzereydi. Ben içine girme fırsatı bulamadım ama dışarıdan gördüğüm kadarıyla Belem tramvay istasyonunun yakınındaki Jeronimos Manastırı Lizbon’daki en güzel yapılardan biri. Hem ışıklandırma ile birlikte gece vakti hem de sabah görülmesi gereken bir manastır. Nehir kenarında yürürken sırasıyla modern bir yapı olan Kaşifler Anıtı ve Lizbon’un simgelerinden, Jeronimos Manastırı’nın bağımsız bir parçası gibi olan Belem Kulesi karşınıza çıkacak.

Özellikle yürüyerek gezdiyseniz gün sonunda “nata”yı hak ettiniz demektir. Nata, Portekiz’in en ünlü tatlısı. Milföy hamurunun içine muhallebi ve tarçın konarak yapılan bir yiyecek. Hem uygun fiyatlı hem de lezzet açısından çok güzel olan, birkaç kez yerseniz ülkenizde özleyebileceğiniz bir tatlı. Tat olarak laz böreğini andırıyor. Belem’e gelmişken natayı meşhur eden ve Fransız pastanesi havasındaki Pasteis de Belem’de tadına bakabilirsiniz.- Ben gittiğimde tanesi 1.05 euroydu ama okuduğunuz tarihte durum nedir, bilemiyorum-

Ertesi gün Sintra ve Cabo De Roca gezisi var.

Cabo De Roca’dan döndüğümde Lizbon’da çok fazla vaktim kalmamıştı. Geceyi havalimanında geçirecek ve sabaha karşı Porto uçağına binecektim. Gezecek çok fazla yerim kalmadığında bir markete girip yerli biralardan birkaçını elime almayı ve sokağa çıkıp hayata karışmayı seviyorum. Markete girip birkaç nata ve Portekiz’in yerli biralarından Super Bock-bu ismi çok sevdim- ve Sagres alıp ara sokaklara girmeye başladım.Önce şehrin ünlü olan bir diğer caddesi Rua Garett’e çıkıp Fernando Pessoa’nın sürekli oturduğu Cafe A Brasileria’ya oturdum ama fiyatlar çok makul olduğu için kalkmak zorunda kaldım  Cafenin önünde Pessoa’nın bankta oturmuş şekilde bir heykeli de var. Yakınlarda bir banka oturup cafenin canlı müziğini dinlemeye başladım. Portekizlilerin geleneksel halk müziği, şekil olarak mandoline benzeyen Portekiz gitarı ile yapılan Fado. Kelime anlamı kader ve alın yazısına yakın bir şeymiş. Denizcilikle uğraşan Portekizliler için önemli bir kültür çünkü fado, dönmeyen denizcilere yakılan ağıtlar şeklinde ortaya çıkmış. Bazıları çok hüzünlü ama bazıları enteresan bir şekilde hareketli ve neşeli.

Kalkıp yürümeye devam ettiğimde yine geleneksel bir yiyecek olan Pastais De Bacalhau’nun satıldığını gördüm. Bir çeşit balık köftesi ama balık sevmeyen birisinin bile sevemeyeceği kadar lezzetli. Çok param olmadığı için diğer deniz ürünlerinin tadına bakamadım ama imkanı olanlara mutlaka denemelerini tavsiye ederim çünkü bu işten anladıkları çok belli.

Metronun bitmesine yakın; kart ücreti dahil 11 euroya aldığım ve Sintra’ya gidiş treninin de dahil olduğu günlük biletle geceyi geçireceğim havalimanına doğru yola çıktım. DİKKAT! Eğer metro biletini gideceğiniz gün alacaksanız, metro içindeki bilet gişeleri 21.30 gibi kapanıyor, o yüzden erken davranmakta fayda var.

, Easyjet gibi ucuz havayollarının uçakları 3 km ötedeki başka bir terminalden kalkıyor ancak bu terminal gece 12’de kapanıyor. Beni kapı dışarı ettiler, oradan biliyorum 🙂 Lizbon havalimanında uyumak için çok fazla koltuk yok, bir daha orada uyumaya karar verirsem yanıma kesinlikle mat alacağım.

Birkaç saatlik gezgin uykusuyla Porto uçağına biniyorum.

Lizbon’dan Kareler

 

 

Yazar

1994'te İzmir'de doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. 10 yaşından beri gezmeyi hiç bırakmadım.

1 Comment

  1. Hülya Aksu Reply

    Gitmek istediğim yerlerden birisi. Bilgiler için çok teşekkürler 🙂

Yorum Yaz