Gün geçmiyor ki bir Balkan ülkesi yazıma da ulaşıma lanet etmeden başlayayım. ’dan ’a 35 euro vererek bileti aldık. Bilet almışız ama bindiğimiz değildi, buna eminim. Sabah 7’deki için hava daha aydınlanmadan otogara koştuk. Ülkelerarası seyahati bir dolmuşla yapacağımızı öğrendik. Üstelik bagaj parası olarak her bizden 2’şer Mark yani 4’er TL istediler ama mark bi daha nerde işimize yarayacak ki diye paramızı bitirmiştik. Adama İngilizce anlatmaya çalışıyoruz, anlamıyor; el hareketiyle açıklıyoruz, hiç eyvallahı yok. Orada Türkiye’den gelen bir arkadaş imdadımıza koşup bagaj paramızı vermesek herhalde bizi 4’er TL için orada bırakıp gidecekti şoför. Kısacası, Balkanlarda yanınızda her zaman bagaj paranız olsun.

Neyse bindik, tüm yolcular Türkiye’den gelmiş. Yurtdışındaki tek gurur (!) kaynağımız yerli diziler sayesinde şoför yolculuğun başlangıcında bizimle 3-5 kelimeyle muhabbet etti. Diğer muhabbetlerimiz genelde; “burada da mı duracağız, ne kadar duracağız,neden duracağız?” çerçevesinde gelişti. Yolculuğu da tüm bu sorular özetleyebilir çünkü gerçekten o coğrafyayı karış karış tanıdık.

200 km bile olmayan yolu, 10 saate gidebildik. Yolcu indirmek-bindirmek için her yere girdiğimiz yetmezmiş gibi ters rota çizerek daha uzak olan Podgorica’ya daha önce gittik. Daha sonra da ’ın isminin neden olduğunu belleten dar ve engebeli yollardan ortalama 20 km hızla geçtik. Karadağlılar, bizim ülkeyi düzleştirseniz dünyanın en büyük ülkesi olur demişler, doğrudur 🙂

 

 

Böyle ters bir rota çizince, zaman kaybedince de daha sonra gezmeyi planladığımız ’yı sırt çantalarıyla da olsa daha önce gezmeye karar verdik ve dolmuştan erkenden indik. Bu arada ben yolun yorgunluğuyla diğer montu dolmuşa kurban verdim-kaybettim- ama içinde çok bir şey yoktu 🙂

’da Osmanlı’nın eline geçmeyen iki şehirden biri Budva. Diğeri Kotor. Vergiye bağlanmış geçmişte ancak Osmanlı buralara yerleşememiş. Venedikliler ve Cenevizlilerin ticaret merkezi olarak kullandıkları şehirlermiş.

Daha önce gidenler Budva’nın özellikle de kışın yarım günde rahatlıkla gezilebileceğini söylemişlerdi. Haklılarmış. Klasik bir tatil beldesi. Klasik dediğime de çok bakmayın mükemmel bir Kaleiçi eski şehri ve sahili var, Adriyatik şehri sonuçta 🙂 Ancak onun ötesinde günlerce kalınacak kadar ilgi çekecek bir şeyle karşılaşmadık. Günbatımına denk geldiğimiz için kaleiçini uzaktan izleyip güzel fotoğraflar çektik, her ne kadar sahile konan plastik oyuncaklar görüntüyü bozsa da.Aracı olanlar ayrıca şu an otel olarak kullanılan Sveti Stefan Adası’na gidip daha güzel fotoğraflar da çekebilirler ancak özel mülkiyet sağ olsun, adaya yalnızca otelde kalanlar girebiliyor. Tavsiyem, Budva’ya yarım günlüğüne gidin, sahilde güzelce yürüyüşünüzü yapıp, kaleiçindeki dükkanlarda bir tur atın. Cepte para varsa Adriyatik’in deniz ürünlerini mideye indirin sonra asıl gezmeniz gereken yere; Kotor’a doğru yol alın.,

Budva’dan Kotor’a yarım saatte bir otobüs var ve bilet ücreti 3.5 euro. Biz de çok geç olmadan gidelim dedik. Yaklaşık 40 dakika süren ve yine rotanın saçma sapan bir şekilde uzatıldığı bir yolculuktan sonra Kotor’a vardık. Belgrad’a dönüş biletlerimizi 32 euroya aldık ve internette yeri doğru olarak verilmeyen daireyi bulabilmek için işletmeciyle iletişime geçtik. Kiraladığımız yerin sahibi İtana, çok yerdımseverdi. Belgradlı olduğu için Kotor’un yanında Belgrad ile ilgili tavsiyeler de verdi; Kotor’da gezilecek yerleri anlattı. Daire, Kotor’daki tüm yapılar gibi taş bir binadaydı. Dağ ve şehir manzarası olan bir terası vardı. Çok uygun fiyata, çok da beklemediğimiz kadar memnun kaldık.

Malum, Karadağ para birimi olarak Euro kullanıyor ve biz gittiğimiz sıralarda 1 euro 4 TL’ye denk geliyordu. Bu yüzden seyahatteki en zor zamanlarımızı Karadağ’da yaşadık. Yemek çok pahalıydı ve yanımızda her seyahatin vazgeçilmezi olan yulaflı bisküvilerimizden sadece 2 tane kalmıştı.

İlk olarak Güneş çok da çıkmadan Kotor Kalesi’ne tırmanmaya karar verdik. Tırmanmak diyorum çünkü gerçekten dağın tepesinde ve oraya ulaşmak için binden fazla merdiven çıkmanız gerekiyor. Belgesellerde izlediğimiz kadarıyla hem o kadar merdiven çıkıyorsunuz hem de 3 euro veriyorsunuz. Ama yaz sezonu olmadığı için mi yoksa başka bir sebepten mi bilinmez, giriş ücretlerini toplayan amca o saatlerde orada yoktu. Biz de ikramı geri çevirmedik ve çıkmaya başladık. Yanınıza mutlaka birer şişe su almanız tavsiye edilir yoksa maratondan çok erken kopabilirsiniz 🙂 Aklınızda olsun, Karadağ genelinde musluk suları içilebiliyor. Kaleye çıktıkça ’nın en büyük fiyordunun-evet, Norveç’te değil, Kotor’da :)- ve taş binalarıyla eski şehrin manzarası daha da güzelleşiyor. Ama beraber gezdiğim arkadaşım Cem ile şöyle bir tespit yaptık, kaleye yavaş yavaş çıktığınız için manzaranın güzelliğine alışıyorsunuz ve zirveye çıktığınızda oraya varana kadar manzaraya doyduğunuz için “eee, bu muydu?” gibi bir tepki verebiliyorsunuz. Oraya bi asansör koysalar halbuki 🙂 Şaka şaka, tırmanmak da güzel. Zirveye vardığımızda klasik bir fotoğraf çekme faslı yaşadık. Ellerinde biralarıyla yukarı çıkmış iki Karadağlı dayının kadrajımızdan çıkmasını beklediğimiz için uzun zaman yukarıda kalmışız. Açlıktan bitmek üzereyken aşağı inip daha önce gözümüze kestirdiğimiz küçük bir balık restoranına girerek en ucuz balık çorbasından söyledik. Gayet hoşumuza gitti, Kotor’da mutlaka bir balık çorbası için, hatta paranız yetiyorsa bizim yerimize köpek balığı da deneyin, Adriyatik’e özel 🙂 Tabi onlar da Akdenizli oldukları için bir kazıklama yöntemi olarak ekmekten ve servisten para alarak bizi güzelce yolcu ettiler. Bu sebeple bir kez dışarda yiyin ama old towna yürüme mesafesinde olan alışveriş merkezinden hesaplı bir şeyler alıp evde yemek kesinlikle daha ekonomik. Somut olarak gezilecek çok yer yok ama eski şehrin her sokağına girip kaybolmadan, her kilisesini görmeden  Kotor’u gezmiş sayılmazsınız. Her binanın ayrı bir güzelliği var. Kaldırımlar bile “Buraya İtalya gelmiş, bu binaları İtalyanlar yapmış.” diyor.  Buralara kesinlikle yazın, havalar ısındığında ve daha çok kişi olduğunda tekrar gelemeye karar verdik. Marketten aldığımız ekmek ve diğer malzemelerle sandviç yaptıktan sonra önce kaldığımız yere sonra Kotor’a veda ettik. Yine klasikleşen şekilde bagaj parası vererek, Balkan turumuzun başladığı yere, Belgrad’a dönüyoruz.

Yazar

1994'te İzmir'de doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. 10 yaşından beri gezmeyi hiç bırakmadım.

Yorum Yaz