Dünya üzerinde olduğum zaman dikkate alınacak olursa kısa sayılamayacak bir süredir geziyorum. 30’a yakın ülke ve yüzlerce şehir gördüm ama hem gezmeyi hem de birayı seven birisi olarak; bir yere kalıcı olarak yerleşme fikrini hiç bu kadar ciddi şekilde düşündüğümü hatırlamıyorum. Almanya’nın güneydoğusundaki eyaleti, birayla sulanmamış her toprak parçasına inat; şatolarıyla yükseliyor.

Bavyeraca diye ayrı bir dilin varlığını öğrenmenin şaşkınlığı geçmemişken geleneksel Bavyera kıyafetleriyle bir aksakallı dede sesini yükseltti ve dedi ki bardağını diğer bardakla şiddetli bir şekilde tokuştururken: ZUM VOLL! Almanlar Prost yani “sağlığına” demiyor muydu diye bile soramadık 🙂

’te bulunan yakın arkadaşım Ege ile bira denince herkesin aklına gelen bu eyaletteki biraların “küççççççük” bir kısmını sizler için yerlerinde tattık, başlarımız kazan oluncaya kadar içtik ve bu tatları yorumladık efenim 🙂 Bu arada mekâna oturduğumuzda eğer buğday birası içmiyorsak 50’lik istemiyoruz çünkü günah. Normali, bunun nedir biliyo musun Bavyera’da? Litrelik. 50’lik söylersen “ne kadar salak salak bir sipariş bu ya?” bakışıyla karşı karşıya kalabilirsiniz 🙂

Bir birasever olarak Türkiye’de sürekli içtiğim Alman biraları vardı: , ve favorim Weihenstephaner gibi. Münih’e iner inmez de fabrikasına gitmek için tutturdum bu çok sevdiğim biranın. Fabrika turlarında yer olmadığı içinse Erdinger’in fabrikasının Almanca turuna yer bulabildik. Zaten İngilizceme bile çok güvenmiyorken Almanca turda yer bulmamız kısa süreli bir şok yaratsa da tur sonunda mideye indireceğimiz biraları düşününce o şok hemen geçti.

Metro ile de ulaşılabilen Erding adında şirin bir kasabada, Erdinger biralarının fabrikası. Güzel evlerine hayran kalacaksınız. Ama çok uzatmadan fabrikaya gitmenizi şiddetle tavsiye ederim 🙂

Neyse, tur başladı. Sarı önlüklerimizi giydik, tanıtımı yapan abla Almanca’nın getirdiği tüm ciddiyetle bir şeyler anlatıyor falan. Ben de tabi anlamadığımı belli edemiyorum ve her cümle sonunda suratımın aldığı hal; Rönesans yaşamış gibi. Biraz daha öyle devam edersem ablanın “ben bu kadar enteresan ne dedim ki yav?” diye kendisini sorgulayıp bana bir soru yöneltebileceği ihtimali bir hayli fazla. Neyse, aydınlanmaya devam. Tabi daha önce bira fabrikası gezdiğim ve bir dönem amatör olarak da bira ürettiğim için hepten habersiz de değilim yani. Biranın üretim süreçleriydi osuydu busuydu; Almanların üstün teknolojili şişeleme teknikleriydi derken karınlar acıktı. Eminim ki orada 2 değil 4 Anadolu insanı olsaydık dayanamayıp zulayı patlatmıştık 🙂

Sonunda Erdinger’in 9 çeşit birasını tek tek tanıttılar. Kışa özel üretilen Schneeweisse’den yüzde 7.3 alkolüyle şarap bardağında servis edilen Pikantus’a; efsane buğday birasından klasik arpa birasına; hepsini. Sonra yemek yazısında da bahsedeceğim gibi biranın vazgeçilmez yol arkadaşı devasa kraker ve süt danasından yapılan sosis (weisswurst), ballı hardal eşliğinde önümüze geldi. Biralardan birini seçip söyledik. Ne kadar hakkımız var diye sorduğumuzda istediğiniz kadar içebilirsiniz dediler 🙂 O bira fabrikasından çıkana kadar çocuklar gibi şendik. Biz o bira fabrikasında, litrelerce bira devirdik.

Tüm gezi yazılarının başköşesinde yer alan meşhur tüm görkemiyle sizi karşılıyor. Popüler olan kötüdür sözünü, buraya girerken bir kâğıda yazıp kağıdı yiyebilirsiniz. Geleneksel kıyafetleriyle garsonlar, halk müzikleri çalan orkestra; duvarlardaki basit ama etkileyici meyve figürleri ve devamlı müşterilerin bardaklarını saklamaları için dolaplar… Gerçekten çok etkileyici. Bavyera birası denince yoğun tadı ve güzel aromasıyla akla gelen ilk markalardan biri de önünüze gelince, size manasız manasız sırıtıp biranızı içmek ve bretzelinizden kemirmek kalıyor. Burayı görmeden ve benim favorim Weissbierı içmeden Münih’ten dönmeyin 🙂

Bavyeralıların şerefe yaparken bardakları sert bir şekilde birbirine vurmaları, krallık zamanından gelen bir gelenekmiş bu arada. Böylece vurmanın şiddetiyle iki bira birbirine karışırsa, biraların zehirsiz olduğu anlaşılırmış yani karşı tarafın olası bir suikast girişimini engellemek için ortaya konmuş basit bir yöntemmiş.

Arkadaşım Münih yakınlarında manastırların olduğunu ve bu manastırların köklü bir bira yapma geleneğinin olduğunu söylemişti. Vaktimiz az olduğu için bu manastırlara gidemedik ama o manastırların Türkiye’de asla bulamayacağınız biralarını eşsiz Bavyera lezzetlerinin yanında tattık.

Andechs manastır biralarının sloganı: Genuss für leib und seele. Yani papaz burada diyor ki,beden ve ruh için keyif 🙂 Ben o eli öperim. Neyse tabi bende bir önyargı var manastır birası ne kadar güzel olabilir ki falan diye. Siz öyle demeyin çünkü çok utanıyorsunuz sonra 🙂

Öncelikle dark beer söyledik yani almanların deyimiyle stark bier. Normalde siyah bira sevmem ama bu biranın ağızda bıraktığı öyle bir tat var ki değil siyah birayı, birayı sevmeyen birisi olsa bir bardak daha koymanızı rica ediciim diye ortalıklarda gezinir. Stark bierı iyiyse herhalde weissbier çok önem vermemişlerdir, o kötüdür diye aklınızdan geçirebilirsiniz, o da yanlış. Bir buğday birasından ne bekliyorsanız daha fazlasına sahip Andechs birası. Başta da belirttiğim gibi bu birayı Münih dışında bile zor buluyorken Türkiye’de içmek imkansız ama inanın bana sadece bu bira bile Münih’e gelmeye değer.

Augustiner’in mekanı olan AugustinerBrauHaus’a da gittik tabi ki; Augustiner’in özellikle buğday birasını sevmeyen, ölür. O yüzden listenize kesinlikle ekleyin.

Münih Teknik Üniversitesi’nin kampüsünde çatıya çıkıp güzel manzarada Weihenstephaner içmezseniz de dövüyorlar.-Evet Türkiye üniversitelerinin aksine kampüs girişinde güvenlik görevlileri ve x-ray cihazları yok ve yine evet, kantinde pitos-nugget falan değil bira satılıyor. Söylenecek çok şey var da neyse.

Sadece mekânlara oturup mu içtik peki? Tabi ki hayır. Münih’in geniş parkları boşuna yok 🙂 Markete girdiğinizde 29 centten başlayan ve “oha” diyebileceğiniz düzeye çıkan geniş bir bira yelpazesiyle karşılaşmak mümkün. Biz de sizler için gözümüze kestirdiğimiz- o 29 cent dediğim- ’nin kutu biralarından ve ’dan alıp parkın yolunu tuttuk. Bavyera standartlarının bir hayli altında kalsa da fiyat-performans oranıyla ve Türkiye’de içme imkanına sahip olduğumuz biraların tadına taş çıkartan aromasıyla bizi memnun etti. Löwenbrau da buğday birasıyla tavsiye ettiğimiz markalar arasında yerini aldı. Ayaküstü içtiğimiz ’in buğday birası da denemeye değer, kaçırmayın 🙂

Daha önce bahsetmedim, Bavyera ’nın da küçük bir kısmını içine alıyor. Öyle olunca kuzeybatı biraları da Bavyera birası olmuş oluyor. Salzbur civarlarında yaygın olan bira , Almanya’da içtiğimiz biralar kadar parlak bir performansa sahip değildi. Ama bira yani alın ve için 🙂

Augustiner’den daha önce bahsetmiştik. Bir Augustiner daha var; Avusturyalıların Augustiner’i. Biz ana mekânına gittik. Geleneksel, han gibi ve toprakların en eski birası olmanın hakkını veren bir yerdi. Peki Alman Augustiner’ini mi yoksa Avusturya Aufgustiner’ini mi daha çok tuttuk? Bu, “anneyi mi daha çok seviyosun yoksa babayı mı” gibi bir soru 🙂

Meşhuuuuur Halstatt kasabasının da yerli bir birası varmış. Biz içemedik, içerseniz bize ulaşın, değerlendirmenizi ulaştırın 🙂

Şimdi nerede olursanız olun tuzlu fıstığınızı ve biranızı hazır edin. Tüm bira başkentlerinin ve sizin bira başkenti yaptığınız şehirlerin şerefine: ZUM VOLL!

 

 

 

Yazar

1994'te İzmir'de doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. 10 yaşından beri gezmeyi hiç bırakmadım.

Yorum Yaz