Birkaç günlüğüne de olsa hem çok uzak olmayan, hem de bütçeyi zorlamayan bir yerlere kaçalım diyenlerin düşündüğü ilk birkaç yerden biridir . Çevremde o kadar çok insan gitti ve o kadar methini duydum ki ucuz uçak bileti bulduğum anda bir Sırbistan planı yapmam kaçınılmaz oldu.

Klasik hikaye, yine biletleri ve kalacak yerleri ayarladık; gezilecek yerler, kültür, yeme içme araştırması yaptık ve uçak saatini beklemeye başladık. Yol için seçtiğim dergide tesadüfen Belgrad ile ilgili bir yazı vardı. Josef Tito’nun ölümünden itibaren Belgrad’ın dönüşümünü, halkın kendisi için yeni bir önder arayışına girmesini ve nihayetinde bu boşluğu Putin ile doldurmak istemelerini anlatıyordu. Şehrin eski bölgelerinin kentsel dönüşüm eliyle ranta açılma fikrine karşı halkın protestoları da yazıda yer almıştı. Türkiye’nin birçok yerinde, en çok da İstanbul’da, şehrin sakinlerinin banliyölere atılması ve büyük inşaat şirketlerinin kent merkezlerini ve orada yaşayanları kendine göre şekillendirmesi durumu burada da varmış. Sırpça ’da plastik ördek, dolandırıcılığın simgesiymiş ve bu protestolar da bu simge etrafında gelişmiş.

Bir buçuk saatlik bir havada kalıştan sonra Nikola Tesla Havalimanı’na indik.-Bu isim hoşumuza gitti.- Forumlarda, bloglarda sıkça bahsedilen meşhur “ polisiyle yüzleşme” aşamasına geldik. Belgrad’a gitme kararı alırken;”aman şunu kapıdan çevirmişler, aman konsolosluğu arıyorlarmış” vesaire diyecekler. Çoğunluğu doğru 🙂 Ancak pasaportunuzda hiçbir damga bulunmuyorsa rezervasyonunuzu ve dönüş biletinizi görmek isteyebilirler. Yoksa daha önce yurtdışı deneyiminiz olduysa, bi de önceden schengen vizesi almışsanız, bir sorun çıkacağını hiç zannetmiyorum. Bizim pasaportlarımız ikinci duruma giriyordu ve oyun videoları izleyen pasaport polisinin esneyerek bastığı damgayla ülkeye girdik.     Not: Sırbistan polisi, bu sert uygulamada bir bakıma çaresiz. Mülteci krizinin yoğun olduğu yakın dönemde, Sırbistan’dan çokça insan Birliği bölgesine geçiş yapmış. AB’deki ablaları, abileri de Sırbistan’ın kulağını çekmiş olacak ki; “yav bu kesin geri dönmez, şu tipe, pasaportun boşluğuna bak, üstelik rezervasyon bile yok” dediklerini ülkeye almayabiliyorlar. O sebeple rezervasyonsuz ve dönüş biletsiz Tesla’ya inenlere; “Bu ne cesaret, seni tanımak istiyorum yiğidim; beni mutlaka ara” diyesim geliyor. Ancak bunun ötesindeki şeyler, efsaneden ibaret.

Şehir merkezine 72 numaralı veya A1 numaralı servis ile gidebilirsiniz. Para var diyorsanız da merkeze taksi 15 euro 🙂

Bizim gibi 72 numaralı otobüsle yani en ucuz yolla merkeze giderseniz 40 dakika sonra Zeleni Venac istasyonunda oluyorsunuz. Burası da Zincirlikuyu gibi bir aktarma merkezi sayılabilir. Daha önce buraya gelen arkadaşlarımızın tavsiyesiyle ayarladığımız hostelin sahibi Milos zaten günler öncesinden kaçta geleceğimizi sormuştu. Varır varmaz eline haritayı alıp ilgi çekici yerleri bizim için işaretledi, hangi tramvay ve otobüsleri kullanmamız gerektiğini anlattı sağ olsun:)
Bir süre dinlendikten sonra sokağa çıktık. Belgrad, Eski ve olmak üzere iki kısımdan oluşuyor ve adı üstünde Eski Belgrad tarihi bölgeyi, ise yüksek apartmanların ve alışveriş merkezlerinin bulunduğu bölgeyi ifade ediyor. Eğer 3 günden az bir vakit için buraya geldiyseniz yüksek ihtimalle ile işiniz olmayacak.

Halk hakkında bilgi vermem gerekirse, muhafazakâr televizyon kanallarında gezi programı yapmaya çalışan neo-osmanlıcı teyzelerimiz-amcalarımızın iddia ettiğinin aksine Sırplar, Türkler için ölüp bitmiyor. Aksine genel olarak milliyetçi olan Sırplar’ın, aslında kendilerinden başka hiçbir halk umurlarında değil. Ama gezinizde bununla alakalı bir problem yaşar mısınız? Uslu uslu gezer, taşkınlık yapmazsanız tabi ki yaşamazsınız.

Sokakta hem kril hem de latin harfleriyle tabelalar göreceksiniz. Çok turist aldığından mıdır AB’ye uyum zımbırtılarından mıdır nedir son zamanlarda latin harfli tabelalar daha çok artmış.  İster Kril olsun ister latin, en çok göreceğiniz yazı;”pekara” yani pastane. Bu arkadaşlar yememiş, içmemiş pastane yapmışlar anayurdu dört baştan 🙂 Madem bu kadar var, bi deneyin. İçinde daha önce karşılaşmadığınız enteresan unlu mamuller, bazen pizzalar bazen ucuz biralar oluyor. Ne çıkarsa bahtınıza:)
“Belgrad’ın İstiklal Caddesi” diye bir cümleye başlayacağım ama “yine mi o benzetme” dediğinizi duyar gibiyim. O yüzden; Belgrad’ın en işlek caddesi diyeceğim:Knez Mihailova. -K’yi okumayacaksınız :)- Buraya çıkmak için yola koyulduk. Bunun için şehrin daha kuzeyindeyseniz Arnavut kaldırımlı;baştan başa duvar resimleriyle ve enteresan barlarla kaplı bohem sokak Skaderlija’dan geçeceksiniz. Gezi boyunca burada çok takıldığımızı söyleyemem ama sadece yürümek bile iyi geldi. Sokağın yakınında, cevapi- köftesi-yemek isteyenlere, yabancı sitelerden bulduğumuz gösterişsiz mekan “to je to”yu öneririz. Köftenin yanında kajmak istemeyi de unutmayın 😉 İşkembeyi doldurduysanız caddeye doğru yola koyulun.

Knez Mihailova, hemen hemen her Avrupa şehrinde bulunan klasik meydanla, Cumhuriyet Meydanı ile başlıyor. Meydanda makara tatlısı, sosisli, şeker ve hediyelik eşya satan standlar var. Her buluşma noktasının ortak özelliği gibi bolca, bekleyen insan var. Ama o kadar çok hareketsiz şekilde bekleyen insan gördük ki yeni bir Mannequin Challenge’ın içinde miyiz yoksa, diye kendimize sormadan edemedik. Çözen varsa bize de çınlatsın 🙂

Caddede ilerledikçe, dergideki Belgrad yazısında Putin’in neden bu kadar çok vurgulandığını anladık. Anladık dediğime bakmayın, hala “ne alakası var ya” diye soruyorum kendime; hediyelik eşya dükkânlarının hepsinde Putin baskılı tişörtler, anahtarlıklar ve tablolar gördük. Putin ile ilgili bu kadar çok hediyelik eşyayı en son ’de görmüştüm-link- ama oradaki çokluğun sebebi sevgi değil nefretti. Tuvalet kağıdına Putin resmi basmalarının başka bir açıklaması yok gibi çünkü 🙂 Belgrad’daki ilk gününüzde eğer birkaç kafeye girmişseniz, içerde sigara içmenin serbest olduğunu da keşfetmişsiniz demektir. Nereye girsek her taraf duman altı.

Knez Mihailova Caddesi, şimdiye kadar yürüdüğüm yerler içinde en çok kitapçının olduğu cadde olabilir; ”bar-kitapçı-hediyelik eşya dükkanı-kitapçı-kitapçı…” şeklinde gidiyor 🙂 Huyumdur, dillerini anlamasam bile kitapçıda nasıl kitaplar satılıyor diye bakarım. Tabi yabancı olduğum anlaşıldığı zaman görevlinin rahatsız edici bakışlarıyla karşılaşır ve dışarı çıkmak zorunda kalırım, o ayrı 🙂

Balkanlar’a seyahat ediyorsanız, şehirlerarası ulaşımda zorlanacaksınız, o kesin. “O nasıl Avrupa ülkesi” demeyin, Balkanlar’ı birçok açıdan Avrupa gibi değerlendirmek, hayal kırıklığına yol açabilir. Otobüs saatiniz aniden değişebilir, her yere doğrudan otobüs olmayabilir; otobüs, schengen vizeniz olmamasına rağmen Hırvatistan’a uğruyor olabilir vs… Bu yüzden buralar daha çok uyarı niteliğinde, Belgrad özelinde tüm Balkan ülkeleri için geçerli. Otobüs biletleri pahalı ve otobüsler konforsuz. Önlerden değil biraz daha arkalardan bilet almanız çok daha iyi bir fikir, en azından yedek şoförün çoraplarını görmez ve horlamasını dinlemezsiniz 🙂 Biz nasıl olsa Sırbistan’dan ayrılıyoruz, dinarları tamamen tüketeyim demeyin, otobüslerde valize ekstra para alıyorlar. Eğer vizeniz yoksa otobüsün rotasını iyice öğrenin, sınırda indirilmek gibi bir sürprizle karşılaşmayın.

Daha önceki gezi yazılarını okuduğumda gözüm baya korkmuştu. O yüzden ilk günümüzde sonraki durağımız Saraybosna için bilet almaya gittik. Aşağı inerken geçtiğimiz yerler, eski bina ve otoparklarla; o eski bina ve otoparklar da nereli olduğunu anlayamadığımız ama Suriyeli olduğunu tahmin ettiğimiz insanlarla doluydu. Mülteci krizinden Sırbistan da nasibini almış anlaşılan.

Sabahın 5’inde Saraybosna’da olacak şekilde bir bilet aldıktan, daha doğrusu almak zorunda kaldıktan sonra şehri keşfetmeye sahil tarafından devam ettik. Belgrad, Sava ve Tuna nehirlerinin kesiştiği noktaya kurulmuş. Sahil dediğim de Sava’nın kenarı. Yoksa Avrupa’nın ortasında çılgın kanal projesi tarzında bir şey yok tabi ki 🙂

Burası eski şehre göre biraz daha modern. Büyük publar ve gece kulüpleri, bisiklet yolları bu bölgede. Biz gittiğimizde hava soğuk olduğu için açık değildi ama tekne-restoranlar var, orada bizim için de yemek yiyin:) Yol boyunca eski binaların duvarları da resimlerle değerlendirilmiş. Buradan yormayacak şekilde kaleye doğru yürüyebilirsiniz ama merdivenleri kaçırırsanız kendinizi dağa tırmanırken bulabilirsiniz. Sağa bakarak yolu kontrol etmenizde fayda var o yüzden.

Kalemegdan, isminden de anlaşıldığı gibi Belgrad Kalesi ve çevresini ifade ediyor. Kale, tam da Sava ve Tuna nehirlerinin kesiştiği noktaya bakan güzel bir yerde kurulmuş. Özellikle Güneş batarken giderseniz, Yeni Belgrad’ın ve Sava Nehri üzerindeki köprülerin güzel fotoğraflarını çekebilirsiniz.  Kafayı kırıp kör kütük sarhoş olan ve şarkı söyleyen Sırp grupların içine de dalabilirsiniz. Kale, birçok kez el değiştirmiş. Bir ara Osmanlı’da da kalıyor ancak sonu, malumunuz. Sırplar da madem Türkleri bir buradan yolladık, bir heykel dikelim buraya demişler. Heykelin sırtı İstanbul’a, yüzü ise Viyana’ya dönük. “Biz tercihimizi yaptık, eyvallah baba” heykeli diyorum ben ona 🙂 Darılmaca gücenmece yok.

Güneşi Kalemegdan’da batırdıktan sonra yine, Belgrad seyahatinizde defalarca geçeceğiniz Knez Mihailova’daki bir pubda yerli biraları Staroprameni içerek günü bitirebilirsiniz. Biz gece kulüplerinden çok hoşlanmadığımız için böyle bir tercih yaptık.

Ertesi güne, şehirde gitmeye karar verdiğimiz Tarih Müzesi ve merkezden birazcık uzak olduğu için günlük ulaşım bileti alarak başladık. Tek biniş 150, günlük bilet 250 ve her halükarda alınan kart ücreti 40 dinar.

Belgrad’da metro olmasa da ince uzun tramvaylar, otobüsler ve troleybüsler ile istediğiniz her yere gidebilirsiniz. Ulaşım araçları ile ilgili bir tespitim daha var. Açığı kapatmak için midir nedir, eski araçlarda kablosuz internet varken yeni araçlarda internetin “i”si yok. Bu şekilde denkleştirmişler herhalde akıllarınca.

Yugoslavya Tarih Müzesi’nin önüne kadar gidip, günlerden pazartesi olduğu için müzenin kapalı olduğunu öğrenmemizi sevinçle karşılamadık tabi ki, Nikola Tesla Müzesi de kapalıymış doğal olarak. Dedik ki madem Belgrad Büyükşehir Belediyesi tüm altyapısıyla hizmetimizde, biz de merkezden uzak başka bir yere gidelim; Zemun. Giden otobüslere Zeleni Venac’tan binebilirsiniz. Bir Yunan kasabasını andırıyor, balıkçıları ünlü, gibi şeyler okumuştum önceden ama bu kadar memnun kalacağımı düşünmemiştim. Tabi balıkçılarının ünlü olmasından ya da Yunan kasabasına benzemesinden değil, Sava Nehri’nin manzarasından memnun kaldım. Belgrad’ın güneşli olduğu günlerden birinde nehri donmuş ve karlarla kaplanmış şekilde görmek güzel bir tesadüf oldu. Nehirde yaşayan kuğular, kargalar ve diğer kuşlar nehrin donmayan kısmında, kıyıda toplanmışlardı ve evsiz bir teyze onlara ekmek veriyordu. Karların ortasında terk edilmiş ve yanmış bir tekne de manzaraya eklendi. Daha ne olsun 🙂 Dönüşte de şirin bir mekanda erikli rakijamızı içip, Yugoslavya döneminden kalma toplu konutların arasında geçtik.

Günümüzün bir diğer planı ise şehrin he yerinden görünen Sait Sava Kilisesi. Uzaktan görünce aaaa bizim Aya Sofya’nın petrol yeşili kubbeli olanını yapmışlar diyeceğinize eminim. Ama bu, Dünyanın en büyük Ortodoks kilisesi. Baya büyük. 12000 kişi aynı anda ibadet edebiliyormuş, siz düşünün. Dışı ne kadar güzelse içi de o kadar kötü kilisenin. Çünkü 120 küsur senedir bitirilemiyormuş. Kabası bitmiş ama, yakında incesi de biter gibi, o zamana kadar Aya Sofya’dan şaşmayın 🙂 Soğuyan hava, şartları zorlayınca giyecek takviyesi yapmak için kaldığımız yerin sokağında sürekli aynı pencerede duran toraman kedi abimize selam verip hostele geçtik. Karınların da acıktığını fark edince mutlaka herhangi bir köşe başında tatmanızı tavsiye ettiğimiz jambonlu parça pizzalardan birer tane atıp, gezide günleri bitirmek için favorimiz olan bira seansını uygulayabileceğimiz bir puba girdik. Bu seferki Skaderlija’nın yakınlarındaki Tezga idi. Yarı bodrum, turistlerin değil Sırpların takıldığı ve güzel müzikleri olan bir mekan ararsanız, tavsiye edilir 🙂

Evet, bugün nihayet müze günü. Türk turistlerin en çok takıldığı ama tostlarını ve tarçınlı çöreğini çok beğendiğimiz Red Bread’de kahvaltı yaptıktan sonra yine günlük biletten alıp Yugoslavya Tarih Müzesi’ne doğru yola koyulduk. Genelde Belgrad’a gelenlerin planlarında çok yer vermediği bir yer ama bence mutlaka gezilmeli. Müze 4 bölümden oluşuyor; eski müze, yeni müze, çiçeklerin evi ve heykel sergisi. Yeni müze daha çok Yugosloavya’nın son dönemini ve bu döneme ait eşyaları, gazete haberlerini, video kayıtlarını barındırıyor. Eski müzede daha eski döneme ait heykeller, hediyeler, haritalar ve diğer eşyalar var. Tito’nun küllerinin gömüldüğü yer olan Çiçeklerin Evi’ne girdiğinizde Tito’nun biyografisi, önemli günler için yapılan batonlar ve sade iki mermer taş göreceksiniz. Büyük olanı Tito’nun, küçük olanı da eşinin mezarı. Bir de ziyaretçilere özel bir defter var. Açar açmaz Çince bir yazı gördüm. Onun üstünde de; “Tito, yiğidim, çok büyük insanmışsın” şeklinde Türkçe bir yazı. Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Biz de bir şeyler yazdık tabi ki ama o bize kalsın.

Diğer hedef müze olan Nikola Tesla Müzesi’ne gittik sonra. Uyarıyorum, eğer asgari bir fizik bilginiz veya ilginiz yoksa bu müzeden çok keyif alamayabilirsiniz. Yani tabi bizim iki hukuk öğrencisi olarak fizik bilgimiz tartışmasız olduğu için çok zorlanmadık 🙂 Rehberli turu bekleyip, ışın kılıcı gösterisine katılmak ve Türkiye’de gördüğünüzden daha fazla Türk turist görmek istiyorsanız; Tesla Müzesi. Şaka bir yana, müzede Nikola Tesla’nın hayatının anlatıldığı bir sunum, deneyler, Tesla’nın eşyaları görülebilir.

Nehir kenarına yakın mekânlardan, en pahalı olanına pek de farkına varmadan oturmuşuz. Ama isminden de anlaşıldığı gibi Berliner; seçme biraları, Alman usulü yemekleriyle sanki Berlin’de bir kafede oturuyormuş hissi yaşatabilir size. Oradan çıkıp, bizi Saraybosna’ya götürecek ultra lüks(!) otobüsümüze doğru yola çıkıyoruz.

Belgrad burada bitmedi. Bi 4-5 gün Bosna Hersek ve Karadağ’a bakıp gelicez.

Gezdik, gördük, öğrendik. Belgrad’da bir günümüz daha var ve sonra yallah kürkçü dükkanı. Bu arada diğer Balkan ülkelerinden Sırbistan’a geçiş yapacak arkadaşlar rezervasyonlarını ve dönüş biletlerini hazır etsinler. Kapıdan çevrilen çok fazla insan var.

Son gün, keyif günü. Gezilecek yerler bitmiş, görülecekler görülmüş, buzdolabına magnetler bile alınmış. Yine arkadaşlarımızın tavsiyesiyle Belgrad’daki restoranlara göre birazcık daha pahalı olan ama çok güzel bir tasarım işi olan Lorenzo ve Kakalamba’ya gittik. İçerisi heykeller, tablolar, pufuduk oyuncaklar, Darth Vaderlar ve asılmış olan sarımsaklarla dolu. Çok fazla paramız kalmadığı için spagetti Al Pacino ve tatlı olarak da Creme Brule yedik, çok memnun kaldık. Çok bir şey yemeyecek olsanız bile sadece mekanı görmek için oraya gidin 🙂

Görece ucuz olan ülkelere yapılan seyahatlerin ortak özelliği; nasıl olsa ucuz diye harcamaman gerektiği kadar çok harcarsın. Son saatlerde otobüs paramız olan 150 dinar dışında su alacak kadar bile paramız kalmamıştı. Ama Sırbistan’da musluk suyu içilebilidiği için hayatta kalmayı başardık. Pekara’dan gidip son bir poğaça alamadık ama olsun, ben gezmenin sefil hallerini de çok seviyorum.

Belgrad kışın bu kadar güzelse yazın hele de ağustosun sonundaki bira festivalinde nasıldır acaba? Diye soruyor ve susuyorum 🙂

 

 

Yazar

1994'te İzmir'de doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. 10 yaşından beri gezmeyi hiç bırakmadım.

3 Comments

  1. Gittiğimde yararlanacağım. Çok tşkler paylaşım için 🙂 devamını bekliyoruz.

  2. Yazıyla resimlerin uyumu çok güzel sanki kendim geziyormuş gibi hissettim….👍

Yorum Yaz