Saat 22.30’da bindiğimiz mükemmel (!) , sabah 5’te bizi, ’nın bölgesinde olan ve merkeze birazcık uzak İstocno Sarajevo’da indirdi. Uluslararası yollar bile 1.5 şeritti ve Balkan coğrafyası sağ olsun virajı boldu. Buna sis de eklenince bir aralar nasıl o yollardan gittik, nasıl kaza yapmadık hiç anlamadım. Şoför muhtemelen yolları ezberlemiş olacak ki gayet profesyonel bir şekilde kullandı otobüsü.

İner inmez bir taksiyle anlaşıp 10 euroya şehir merkezine geldik. Hava daha aydınlanmamıştı. Başçarşı’da açık olan çok az yer vardı ve sadece Markı kabul ediyorlardı. Taksici para üstünü mark şeklinde vermese işimiz zordu.

Saraybosna Çarşı

Eski bir filmden fırlamış bir çay ocağına oturduk. Türkiye’den geldiğimizi anlayınca birkaç Türkçe sözcükle karşıladılar bizi. Hava karanlık olduğundan mı yoksa başka bir şeyden mi bilinmez, içeride işe gitmeye hazırlanan bir sürü mutsuz insan vardı. Sigara ve kahve içiyorlar, birbirlerini tanıyorlar ama hiç konuşmuyorlar. Öyle olunca bizim enerjimiz de kayboldu 🙁

Hava aydınlandığında hosteli bulmak için oradan çıktık. Kaldığımız sokakta İnsanlığın Yüce Kalbi Katolik Kilisesi, bir üst sokakta Ortodoks kilisesi ve cami var. Saraybosna’ya bu sebeple ’nın Kudüs’ü diyorlar. Her ne kadar Doğu’nun Paris’i, Batının New York’u, Türkiye’nin Teksas’ı gibi benzetmeleri sevmesem de burada hem dinsel hem de etnik çeşitlilik olduğu bir gerçek . Girişinde şirin bir piyanosu bulunan Monument Jazz Club’ın üst katında hostelimiz. Hostelin sahibi Ahmet, odanın 11’de hazır olacağını söyleyince başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. Bas gitarist, tarihi hakkında bilgili, Türkiye’ye defalarca gelmiş yardımsever bi abimiz, Ahmet. Açtı haritayı, ne var ne yoksa anlattı. Jazz ve sinema festivalleri baya güzel geçiyormuş Asıl o zaman görün Saraybosna’yı dedi. Büreg ve cevapi için mekân tavsiye etti, sonraki durağımız ’a hangi saatlerde otobüs olduğuna baktı vs.

Yine rahat edemediğimiz için öncelikle Mostar biletini halledelim dedik. Önce Ahmet’in önerdiği Sac Buregdzinica’da böreklerimizi yedik. Yoğurtla servis edilen ve muhtemelen yediğiniz en güzel hamur işi olacak kadar lezzetli börekleri var. Biraz yağlı gelebilir ama 🙂 Ben, kuşbaşılı; arkadaşım patatesli yedik. İkisinden de çok memnun kaldık. Fiyatı da gayet uygun.  Dipnot:Esnafla İngilizce konuşmaya çalışmayın, Türkçe biliyor olma ihtimalleri daha fazla. Buraya gelen 3 turistten ikisi Türkiyeli çünkü :)Sonra tramvaya binerken ne görelim; tramvayların üstünde Konya-Saraybosna yazıyor ve Mevlana figürleri var. Ne alakası var dedik ve bindik tramvaya. İçerideki yazılar da Türkçeydi. Meğerse Konya’da kullanılan eski tramvaylar Saraybosna’ya hediye edilmiş. Şehirde dolaşırken Türkiye’den gelen otobüsleri de görmeniz mümkün. Otobüs garına gitmek için ABD Büyükelçiliği’nin önünde indik. Elimizde fotoğraf makinesi olunca güvenlik görevlileri hemen sataştı. Çok meraklıydık biz de sizin fotoğrafınızı çekmeye 🙂 20 Marka Mostar biletlerimizi aldıktan sonra şehirde her şeyin olup bittiği, çevresinde toplandığı yere döndük; Başçarşı.  Gelmişken bir Bosna içmeden olmaz. Bildiğiniz Türk , kıtlama şeker ve daha güzel lokumlarla servis ediliyor. Türk seviyorsanız Bosna de seversiniz. Kucha Sevdah diye bir yerde içtik kahveyi. Sevdah, Boşnak halk müziğine verilen isim. İçeri girer girmez Safet İsoviç’ten Balkan şarkıları duymaya başlıyorsunuz. Cd alabileceğiniz bir dükkanları da var. Oradan çıkıp Başçarşı’da rastgele sokaklara girdik. Diyarbakır ya da Mardin’de bir bakırcılar çarşısında gezmek gibi oralarda gezmek. Bakır tablolar, anahtarlıklar, kahve takımları satılıyor. Bir de geçerken iştahınız açılsın diye cevapiciler var 🙂 Bunlardan en çok önerdikleri, Cevabdzinica Zeljo. Biraz daha reklamı bol olanı ise Galatasaray’ın eski futbolcusu Hodzic’in köftecisi. Eğer bir Türkiye muhabbeti çevirmek istiyorsanız Hodzic’e, turistik olmayan ama kaliteli bir yerde oturmak ve cevapi yemek istiyorsanız Zeljo’ya gitmenizi tavsiye ederim. Biz çok memnun kaldık. Cevapinin üstüne Bosna’da meşhur olan ardıç suyunu denemek isteriz derseniz, Behar’a gidin; oradaki tatlı teyzenın de elini öpün bizim için.

Saraybosna Köfte

Saraybosna Börek

Oradan çıkıp Alifakovac Mezarlığı’na gidip tepeye kadar çıktık. İç savaş kurbanı binlerce insanın mezarı, bu tepede yer alıyor. Yugosloavya iç savaşı, 1992’den 1996’ya kadar Bosna’da on binlerce masum insanın ölümüne yol açmış. Mezarlığı görüp etkilenmemek mümkün değil. Tıpkı Lübnan iç savaşından sonra Beyrutluların yaptığı gibi, Bosna Savaşından sonra Saraybosnalılar da savaşı unutmamak için kurşun izleri duran birçok binayı o haliyle korumuşlar, şarapnel izlerini kırmızı dolgularla doldurup onlara Saraybosna Gülü demişler, şehrin her yerinden görünebilecek bir yere savaşta öldürülenlerin anıt mezarlarını yapmışlar. Bu yüzden Saraybosna, küçük ve şirin bir başkent olmanın yanında acı bir hatıra geçmişini de barındırıyor.

Saraybosna Mezarlık

En tepeye çıkınca Saraybosna havasının fabrika dumanlarından ve evlerde kömür kullanımından dolayı çok kirli olduğunu fark ettik. Neredeyse çok yakında olan yerler ve büyük binalar bile görünmüyor. İnerken yeşile boyanmış, tiyatro dekoru gibi ahşap dükkânların yanından geçip nehir kenarına gittik. Savaş döneminde hasar görmüş, sonra onarılmış şehir kütüphanesi hemen dikkatinizi çekecek zaten. Gelip de görmemek olmaz. 1.Dünya Savaşı’nı fiilen başlatan Macaristan veliahtı Ferdinand’ın öldürüldüğü Saraybosna Suikasti de bu binanın yakınlarındaki köprü üzerinde düzenlenmiş. İki dünya savaşı bir de iç savaş görmüş kendileri. Köprüden geçtikten sonra evini yıktırmamak için direnen ve sonunda kazanan İnat Kucha yani İnat Hoca’nın şirin evini göreceksiniz. Geçerken bir selam çakın. O taraflarda bir fabrikası ve fabrikanın pubı varmış. Biz gidemedik ama giderseniz bizim için de buğday birası için 🙂

Saraybosna Köprü

Gezimiz boyunca girdiğimiz en güzel ve yaratıcı mekana ayrı bir paragraf ayırmak istedim: Zlatna Ribica. Bir mekanın dekorunda diş fırçasını, eski resimleri, maymun figürlerini, saksafonu ve telefon fihristlerini bir arada kullansanız nasıl olur? Çok güzel oluyormuş, bu mekan sayesinde öğrenmiş olduk. Başka bir zamandan, olmayan bir ülkeden çıkmış gibi bir girişi, birbirinden tamamen kopuk eşyalardan oluşan dekoru; tavandan sarkan telefon rehberi şeklindeki menüleriyle, içeri girdiğiniz andan itibaren burayı da Türkiye’ye götürsek ya, diyeceğiniz; sonra vazgeçip bari her yerin fotoğrafını çekelim diye vites düşüreceğiniz bir mekandan bahsediyorum. Tuvalette bile; küçük bir televizyonu, antika aynası ve oraya dekor olarak konulmuş en az elli çeşit kremiyle sizi şoke edecek bir kafe. Bunun yanında sıcak çikolatası da gayet güzel ama mekan o kadar özgün ve tarif edilemez ki içecekleri gölgede bırakıyor ister istemez.

Mekanın şokunu atlatamadan şehrin en işlek caddesinde bir tur atıp, barların bulunduğu sokaktaki Tesla Pub’a oturduk. Belgrad’dan beri peşimizi bırakmayan Tesla ismi burada da karşımıza çıktı. Fiyat olarak çok çok uygun olmasa da ortam olarak tavsiye edebileceğim bir yer.

Ertesi sabah Mostar’a gidecek otobüsle şehirden ayrılacağız. Siz en iyisi Saraybosna Film Festivali zamanında atlayın uçağa, gelin. Cevapi ve büreg yeyip ardıç suyunuzu ve kahvenizi için. Tarihi mekanları görüp Başçarşıdan bakır magnet alın. Zlatna Ribica’da Fransızca müzik dinleyip mekanın tadını çıkarın. Karnınız doymuş ve mutlu olmuş bir şekilde evinize dönün. Olay budur.

Yazar

1994'te İzmir'de doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. 10 yaşından beri gezmeyi hiç bırakmadım.

2 Comments

  1. Muhammed Tekin Reply

    Memleketim Konya’nın ismini başka bir ülkede görmek sevindirdi. Mevlana’nın şehri Konya içinde yazı bekliyoruz. Teşekkürler

  2. Cem Kanar Reply

    Yemekler cok lezzetli gorunuyor hocam, gidecegiz :)))

Yorum Yaz