’den 1 saat süren bir uçak yolculuğuyla ’e vardık. Başkent olmasına rağmen bloglarda ve Odessa’ya nazaran daha az bilgi bulabilmiştik ve daha önce giden arkadaşlarımız da Kiev hakkında güzel yorumlar yapmamışlardı. Bu yüzden hem kalış süremizi hem de beklentilerimizi minimum düzeyde tutmaya çalıştık. Beklentiyi yükseltmem ne kadar doğru bilmiyorum ama Kiev’de çok daha fazla gezilecek yer var ve burayı en az, gittiğimiz diğer şehirler kadar çok sevdik.

Klasik bir tablo olarak havalimanı çıkışında sizi kazıklamak için bekleyen taksicilerle karşılaşacaksınız. Zaman ayırıp pazarlıkla fiyatı biraz düşürebilir ya da bizim gibi otobüsü tercih edebilirsiniz. Şehir merkezine kadar gitmese de sizi bir metro istasyonuna bırakıyorlar ve Kiev’in Sovyet mirası güzel metrosuyla istediğiniz yere ulaşabiliyorsunuz.

Kiev’deki oteller diğer şehirlere göre daha pahalı olunca, eski dostumuz olan hostellere geri dönüş de şart oldu. Klovska metro istasyonunun yakınında Gagarin Hostel’de kaldık.

Kiev’i keşfe çıktığımızda Lviv’deki havasından uzak; şehir dışında Sovyet tipi toplu konut mimarisinin, şehir içinde ise büyük apartmanların ve gökdelenlerin çok olduğunu gördük. Ulaşım ağı gelişmiş olmasına rağmen büyük bir şehir olan bu başkentte bir yerden bir yere gitmeniz vakit alabilir bu yüzden planlamanızı önceden yapmanız çok önemli.

Kiev’in metro istasyonları-özellikle de eski olanları- birer sanat eseri niteliğinde. O yüzden görebildiğiniz kadar çok istasyonu görmenizi tavsiye ederim. Bazıları kabartma ve resimler reel sosyalizm döneminin bitmesiyle beraber başka malzemelerle kaplanmış, bazılarıysa Hıristiyanlığın sembolleriyle değiştirilmiş. Özellikle gezmenizi tavsiye ettiğim istasyonlar; zaten aktarma istasyonu olarak da kullanacağınız Zoloti Vorota ve Sovyet modernizminin örneği olan heykelleriyle, köprü üzerine kurulmuş Dnipro İstasyonları.

Kiev aynı zamanda bir müze kenti. Ama ayırdığımız kısa zamandan dolayı aralarından iki tanesini seçmek zorunda kaldık. Bunlar Çernobil Müzesi ile Museum Of War-Statue Of Motherland idi. Diğer müzeleri gezmeyerek ne kaybettik bilmiyorum ama ikisinin de mutlaka gezilmesi, hatta vakit bolsa Kiev’e yakın olan Çernobil’e ve ölü şehir Pripyat’a gidilmesi taraftarıyım.

İlk gün ilk iş olarak Çernobil Müzesi’ne gittik, müzeye çıkan sokaklardaki duvar resimleri de görülmeye değer. Müze, isminden de anlaşılacağı gibi 26 Nisan 1986’da Kiev’in 140 km kuzeyinde bulunan Çernobil Nükleer Santrali’ndeki reaktörlerde yaşanan patlamayı anlatıyor. İçerde fotoğraf çekmek isterseniz biraz daha para ödemeniz gerekiyor. Patlamadan etkilenen şehirlerin bulunduğu haritalar, kurtarma çalışmalarında görev alıp radyasyondan ölen ekiplerin kıyafetleri, işçilerin yaşadığı Pripyat kentinden getirilen eşyalar, ölen insanların kimlikleri ve fotoğrafları da müzede yer alıyor. İçeriden, etkilenmemiş şekilde çıkmak mümkün değil.

Oradan Füniküler bölgesine geçtik. İstanbul ve Barcelona’daki ile aynı sistemde çalışan ve açık havaya kurulmuş olan füniküler ile Presnses Olga Anıtı’na çıkılıyor. İner inmez, aşağıya bakınca şehrin en güzel manzarasını gördük, yukarıya bakınca  burada da başka bir Kiev varmış dedik arkadaşımla aynı anda. Kiev’in sandığımızdan daha büyük olduğunu o zaman anlamaya başladık. Anıtın yanı sıra yukarda, açık mavi rengiyle şirin St Michael’s Domed Manastırı’nı ve St Andrew Kilisesi’ni görebilirsiniz. Yanınıza ellerinde güvercinlerle hızlıca yaklaşan birilerini görürseniz fotoğraf çektirmek istemediğinizi, istiyorsanız da pazarlık yapmak istediğinizi söyleyin. Yoksa bizim gibi durumdan habersiz bir şekilde kazık yiyebilirsiniz 🙂

Şehirde otellerin, barların, işlek caddelerin etrafında toplandığı bir meydan var ki zamanınızın belli bir bölümünü mutlaka orada geçireceksiniz: Maidan Nezalezhnosti. O günün sıradaki durağı da orasıydı ancak ertesi gün tekrar uğrayacağımız için markete doğru yola koyulup yerli vodkalarımızı ve abur cuburumuzu alıp güzel bir Kiev manzarasında içebileceğimiz bir yer aramaya başladık. Nehir kenarına yürüdüğümüzde Friendship of Nation Arch ve anıtın bulunduğu tepeyle karşılaştık. Oturur oturmaz kar yağışının başlaması çok hoş olmadı tabi ki ama o manzaraya bakarak sarhoş olmadan Kiev gezisi kesinlikle eksik kalırdı.

Ertesi sabah Doğu Slav ülkelerine seyahatin bir numaralı ihtiyacı olan alka seltzer ve asprinler sayesinde kendimize geldik ve turumuza devam ettik. Hostelden çıkarken yağan kara ladırmadan kısa kollu atletle sokağa çıkan Uzakdoğulu dayı, haklı olarak bizim garip bakışlarımızdan nasibini aldı.

İki Egeli olarak kar yağışına sevinip, çok fazla tutmamasına rağmen yerdeki kardan kartopu yapıp uzun süre elimizde gezdirdik.-Görmemişlik işte :)- Geç kalktığımız için kahvaltıyı öğle yemeğiyle birleştirip su fiyatının yemeklerle aynı olduğu ve mutfak masrafı adı altında ek hesap çıkaran bir Kazak restoranına oturduk. Tabi bunları sonradan öğrendik, çok güzel bir sürpriz olmadı 🙂

Özellikle benim çok merak ettiğim 2.Dünya Savaşı Müzesi ve dev Motherland heykeli için görece yakın olan istasyon Dnipro’da indik ve şiddetli kar yağışının altında nehir kenarında yürümeye başladık. Donmak üzereyken navigasyonda işaretli olan yere geldik ve birkaç kilometre daha yokuş çıkmamız gerektiğini anladık. Moraller bozuldu, suratlar asıldı ama geri dönmedik. Çevrede bizden başka kimse de yoktu. Sonunda heykele vardığımızda çok yorgunduk ve bacaklarımızın önemli bir kısmı kara batmış durumdaydı. Ama heykeli görünce gerçekten değermiş dedik o yüzden hava şartları nasıl olursa olsun o heykeli görün! Yevgeny Vuchetich’in mimarı olduğu, 560 ton ağırlığında ve durduğu stand da sayılırsa 102 metre uzunluğunda olan yapı gerçekten çok etkileyici. Hemen yanında ise savaş müzesi bulunuyor. İçerisinde hem Almanların Hem Sovyetlerin asker üniformaları, uçak kalıntıları, haritaları ve savaşa dair daha birçok şey bulunuyor. Tarihe ilgisi olanların mutlaka gezmesi gereken bir müze. Dışarıda tankların ve sağlam kalan uçakların bulunduğu müze ve aynı tepeye kurulmuş olan büyük Pechersk Lavra Kilisesi de görülmeye değer.

Müzeyi gezmek en az 1,5 saat aldığından hava da kararmıştı ve o kadar karın içinde Maidan’a nasıl döneceğimizi bilemiyorduk. Genç bir çiftin yardımıyla bulduğumuz otobüse, büfede yaptırdığımız dillere destan bakkal sandviçleriyle bindik. Maidan’a vardığımızda turistlerin değil şehirde yaşayanların takıldığı bir mekâna oturmak istedik. Yakınlarda rastgele girdiğimiz bir pub, bu açıdan beklentimizi karşıladı. Ukraynalılar ile beraber -Finlandiya maçını izledik; maçı aldı, ortalık şenlendi. Biz de valizleri almak üzere Gagarin Hostel’e doğru yola koyulduk.

Tren garına vardığımızda, buranın da mutlaka gezilmesi gerektiğinin farkına vardık. Eski yapıda, işlemeleri olan ve güzel bir Rus mimarisiyle yapılmış olan İstasyona, tren kullanmayacaksanız bile mutlaka gelin. Buradan Moskova’ya; ’ya gidecekseniz Berlin ve Viyana’ya; doğuya doğru Sibirya’ya kadar trenle ulaşabilirsiniz. Ukrayna’daki son durağımız olan Odessa için trene bindik; Odessa’da çalışan ve bize Güney Afrika’da yaşadığı yılları anlatan bir yazılımcı ve bizimle Fransızca ve Rusça anlaşmaya çalışan ama sonradan ümidi kesen bir dayı, kontuar arkadaşımız oldu. İstanbul’a döneceğimi gün gireceğimiz sınavın konularına çalışacağız diye anlaşsak da yine seçimimizi vodka ve kruvasandan yana kullandık. Hemen uyumuşuz. Sabah, Odessa’dayız

Yazar

1994'te İzmir'de doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. 10 yaşından beri gezmeyi hiç bırakmadım.

Yorum Yaz