Lizbon günlük ulaşım kartı trenini de kapsıyordu, durum böyle olunca herkesin şiddetle tavsiye ettiği kasabaya gitmemek, e bu kasabaya gitmişken de ’nın en batı ucu olan ’ya uğramamak olmazdı.

Sabah erken kalkıp Rossio Tren İstasyonu’na gittim. Bu arada Lizbon’da biletinizi kullansanız bile metro çıkışında da bileti okutmanız gerekiyor, biletlerinizi atmayın o yüzden. Tren istasyonuna gitmek için metroya gittiğimde bir teyze bu yüzden dışarı çıkamıyordu, ona yardım etmek isteyen birisi biletini okuttu ama bu sefer de o çıkamadı. Görevli gelene kadar birkaç kişi bu şekilde içerde kaldı, benden söylemesi 🙂 Sintra’ya giden trenler 20-30 dakika aralıklarla kalkıyor ve yolculuk yaklaşık 45 dakika sürüyor.

Lizbon’daki geleneksel mimari, şehir dışına çıktıkça banliyö tipi toplu konuta dönüşüyor. Bir süre sonra Sintra’ya yaklaştıkça yeniden eski ve karakteristik bir mimariye dönüyor. Trendeki herkes, ellerinde fotoğraf makineleri,  ekim ayı olmasına rağmen altlarında şortları ve üstlerinde kısa kollu tişörtleriyle turistler. Araçtaki resmi dil bir anda İngilizceye oluyor.

İner inmez Tourist İnformation’a gidip bedava haritalardan almanızda fayda var. Zaten Lizbon kadar karmaşık bir yer değil ama neyin nerde olduğunu bilmek size zaman kazandırır.

Sintra, romantizm akımının etkisinde kalan bir yerleşim yeri ama Endülüs döneminin izlerini de taşıyor. Kraliyet Ailesi üyelerinin son evi olan kasaba, UNESCO Dünya Miras Listesinde de var.

Küçük bir yerleşim yeri olmasına rağmen tepeler arasına kurulduğu için ulaşım çok kolay değil. Özellikle ve kaleye çıkmak için kilometrelerce yokuş çıkmanız gerekebilir. Kapitalizm, Portekiz Devleti’ne, bu dezavantajdan para kazanma yollarını da göstermiş; belirli ücretler vererek yukarı çıkan veya servislere binebiliyorsunuz. Sen ne yaptın diye sorarsanız, tabi ki fırsatçılara imkân vermemek için yokuşu çıktım. Arada otostop çekmedim değil ama o sayılmaz 🙂

Trenin istasyona vardığı andan itibaren Sintra’dan ayrıldığım ana kadar 1800’lerde, Portekiz Krallığı’nda geziyormuş gibi hissettim. 2016’da kafanızı kaldırdığınız her yerde iki devasa saray, Arnavut kaldırımlı yollar ve eski, çiçekli binalar göremiyorsunuz, takdir edersiniz ki:)

Haritadaki rotayı takip ettim. Önce yakındaki Sintra Nacional Palace’a ulaştım. Kasabadaki en alçak tepeye kurulmuş, çatı ve pencereler hariç bembeyaz, sade bir saray. Pena Sarayı ile karşılaştırınca sönük kalsa da güzel bir yapı, kesinlikle görülmeli.

Ulusal Saray’dan ayrıldıktan sonra yolu takip etmek yerine bir süre sonra botanik bahçesi tarzında bir yere girdim. Daha doğrusu yukarı çıkan ve Portekizce dışında dil bilmeyen bir teyzeye sordum, tabi çok sağlıklı bir iletişim kurduğumuz için o da sanırım beni kendi gittiği yola yönlendirdi 🙂 Diğer yol ne kadar güzeldi bilmiyorum ama bahçelerden geçtiğim için hiç pişman olmadım. Rengarenk bitki terasları ile romantik bi şekilde başlayan yol, kaya tırmanışı şeklinde devam etti. Likya Yolu’nun denize bakmayan kısımları gibiydi o yüzden sağlam bir ayakkabıyla gelmekte fayda var- hoş, Sintra’ya uğramasanız bile mecburen Lizbon yokuşlarını kaldıracak kadar sağlam bir ayakkabı seçeceksiniz :)-

Yaklaşık 3 kilometrelik bir yokuş faslından sonra önce Moor Kalesi’ne vardım. Endülüs döneminin izlerini taşıyan kale, kasabanın her yerini görebileceğiniz bir noktada. Ama tırmanış burada bitmiyor 🙂 3-4 dakikalık bir yürüyüşten sonra başlangıçta herkesin Sintra’ya gelme sebebi olan Pena Sarayı’na ulaşıyorsunuz.-Daha doğrusu sarayın bahçesine. 3 farklı bilet seçeneği var, bir tanesi yalnızca bahçeleri, diğeri terasları, öbürü de sarayın içini kapsıyor. Bilet fiyatları sıklıkla değiştiği için buraya bir şey yazmıyorum. Ben teraslar için bilet aldım. Bahçeye adımımı attığım zamanla tabeladaki 1.küsur kilometre tabelasını görmem bir oldu: Ne yani, daha çıkıyoruz anladığım kadarıyla? Evet, çıkıyorsunuz. Ama çıkamayan veya çıkmak istemeyenler için bir güzellik düşünülmüş, tabi ki ufak bir ücret karşılığında 🙂 Yine lanet ederek yürümeye koyuluyorsunuz mecburen ama sarayı görünce suratındaki gülümsemeyi engelleyebilen birisine denk gelmedim. En son Barcelona’da, Parc Guell’de çıktığım yokuşun karşılığını bu kadar almıştım.  Ulusal Saray ne kadar sadeyse, Pena Sarayı bir o kadar renkli ve süslemeli. Hem romantizm akımının hem İslam mimarisinin etkisini bir araya gelmiş. Buradaki insanların söylediğine göre temiz havalarda Lizbon’dan görülebiliyormuş-30 km uzakta olmasına rağmen-  Daha önce üzerine yıldırım düşmüş, büyük Portekiz depremiyle yerle bir olmuş, kral tarafından satılmış, 1990’larda boyaları aktığı için gri bir saray halini almış ama her seferinde bir şekilde yeniden yaptırılmış. Sadece avluyu, şapeli, saat kulesini ve kabartmaları incelemek; terasları gezmek dahi uzun zaman alıyor. Sarayın içini gezmeye kalksaydım muhtemelen günü burada bitirecektim 🙂

Saate baktığımda acilen Cabo De Roca otobüsüne yetişmem gerektiğinin farkına vardım ve saraydan ayrılmak zorunda kaldım. Aşağı inerken Sintra’nın şirin mavi çiçekli evlerinin yanından geçmeyi ve küçük çikolata kaplarda ginjinha adı verilen Portekiz vişne likörünün tadına bakmayı ihmal etmeyelim lütfen 🙂

Aldığım günlük biletin Cabo De Roca otobüsünde geçmediğini öğrenmem hoş bir sürpriz olmasa da en nihayetinde “Avrupa’nın en batı burnuna gidiyoruz yani, nedir “ diyerek euroları söküldüm. Buruna giden yollar o kadar engebeli ve dardı ki direksiyonda bir İstanbul ya da Ankara sürücüsü olsa ne olurdu, çok merak ediyorum. Koskoca otobüs oralardan nasıl geçti hala bilmiyorum. Uzun saçlı şoför abiye buradan saygılarımı sunuyorum.

Bir şekilde o yollardan geçtikten sonra çiçekli bir sahile varıyorsunuz. Tabi kışın ortasında gitmezseniz. Aslına bakılırsa Avrupa’nın en batı noktasının orası olduğunu bilmeden giderseniz, “buraya neden geldik ki, bildiğin Avcılar sahil?!” gibi bir tepki vermeniz olası. Ama bir zamanlar Fernando Pessoa’nın şiirlerini buraya bakarak yazdığı, Portekizli denizcilerin, Vasco De Gama veya Macellan’ın mesela, Hindistan’a ulaşmak için buradan yola çıktıklarını veya karşı tarafın Amerika kıtası olduğunu hayal ederseniz, buraya yüklediğiniz anlam birkaç saniyede değişir. Bunu yapın da,

ÇÜNKÜ GEZMEK; HAYAL ETMEKTEN BAĞIMSIZ BİR EYLEM DEĞİLDİR!

Aksini de yapabilirsiniz; “en batı ucu”yazan tabelanın önünde fotoğraf çekilip, oraları gezen birkaç Uzakdoğulu turisti görüp, Turizm ofisinden gereksiz yere 10 euro verip “Afferin Avrupa’nın en batı noktasına ayak bastın” Sertifikası alıp, nalburdan alacağınız bir çekiç ve çivi marifetiyle bu sertifikayı odanıza asabilirsiniz 🙂

Bu gezi aynı zamanda ’yla 3.karşılaşmama aracılık etti .(İlk ikisi İngiltere Ve Küba’daydı)- Her karşılaşmamızda farklı bir dili duymak, farklı insanların gözünden bakmak ve bir dahaki karşılaşmamızın nerede olacağını merak etmek bana heyecan veriyor.

Güneş batmak üzere, Lizbon’a dönüş vakti. Seferler saat 19’dan sonra iyice seyrekleşiyor, o yüzden işinizi garantiye almak için önceden sormanızda fayda var. Yine korkutan engebeli yollardan geçip önce Sintra’ya sonra trenle Rossio’ya varıyoruz. Ertesi gün Porto seyahati başlıyor.

Yazar

1994'te İzmir'de doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. 10 yaşından beri gezmeyi hiç bırakmadım.

Yorum Yaz