Daha önce ’e gitmiş olan arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu, Lizbon’un ’ya göre daha büyük ve daha güzel olduğunu söylemişlerdi. Lizbon’un daha büyük bir şehir olduğu ve gezilecek yerlerinin daha fazla olduğu doğru, ’in İstanbul’u denebilir. Porto ise daha küçük, rahat ve samimi olduğu için İzmir’e daha çok benziyor. Bu yüzden Lizbon’u daha çok beğensem de Porto’yu daha çok sevip, benimsedim.

Amalia Rodriguez-Cancion Del Mar:

Gezmek için herhangi bir ulaşım kartı almanıza gerek yok, yürüyerek her yere ulaşabilirsiniz. Sadece havalimanına gidecekseniz metroyu kullanmanız pratik bir yol olacaktır.

Yine geleneksel tipte bir pansiyonda kaldım. Pansiyonun sahibi olan ninenin, binanın cephesine astığı beyaz çarşaflardan dolayı tabela kapanmış olsa da navigasyon sağ olsun, bir şekilde yolumu buldum. Portekizce dışında bir dil de bilmiyorlardı ama karı-koca çok tatlı insanlardı. Yakın zamanda birkaç Portekizce kelime öğrenip tekrar ziyaretlerine gitmeyi düşünüyorum.

Euro, pound, kron gibi yüksek kura sahip para birimlerinin kullanıldığı ülkelerde süpermarketler hayat kurtarabilir. Portekiz yeme-içme açısından pahalı olmamasına rağmen pansiyona yakın olan marketten aldığım natalar ve biralar sayesinde çok tasarruf ettim 🙂

Porto’ya varmadan önce internetten araştırma yaptığımda Palacio Da Bolsa, Clerigos Kulesi, Lizbon Katedrali’nin ikizi olan Porto Katedrali, Tren İstasyonu gibi birkaç yerin ön plana çıktığını gördüm. Bunların hepsini iyi bir performansla yarım günde tamamlayabilirsiniz ama şehrin asıl olayı ara sokakları, insanları, kitapçıları, şarap mahzenleri, yerli müzik grupları; yani ayrıntıları. Bu yüzden Porto’ya dolu dolu 2 gün ayırırsanız şehrin tam anlamıyla keyfini çıkartırsınız.

Trindade metro istasyonundan Sao Bento İstasyonu’na, bulvardan aşağı inerek ulaşmam kolay oldu. Duvarlarında çok sayıda mavi çini ve resim olan Sao Bento, gardan daha çok sanat galerisi gibi. Deli gibi fotoğraf çeken Uzakdoğulu turistlerin dikkatimi çekmesiyle birlikte girdiğim binanın tren istasyonu olduğunu anlamam uzun zaman aldı. Oradan çıkıp Porto Katedrali’ne doğru yürürken dip dibe,  tepeleme yapılmış eski binaları görünce İzmir’de Agora taraflarındaki eski Rum ve Yahudi evlerini hatırladım. Şehrin birçok açıdan İzmir’e benzediğini o andan itibaren fark etmeye başladım. İnsanlar daha sıcak kanlı ve hayattan daha çok keyif alan tipler, şehirde tempo ve koşuşturma daha az. İşten çıkan insanların biralarını alıp Kordon’da oturmaları gibi Portolular da şaraplarını alıp Douro Nehri’nin kenarına gidiyorlar. Tek kelime Portekizce bilmeseniz bile “kafa” bir sohbet döndüğünü anlayabiliyorsunuz. O yüzden Porto samimidir, Porto candır 🙂

Porto Katedrali, ön cepheden bakınca Lizbon Katedrali’ne benzesin diye yapılmış gibi. Ama işlemeleriyle farklı bir yapı. Çevresinde, katedralin resmini yapmak için toplanmış birkaç ressam ve onların konsantrasyonunu bozmak için onlara sataşan çocuklar var. Porto’da her köşe başı görebileceğiniz, Portekiz Halk Müziği yapan kaliteli gruplar da cabası. Katedralin yanından inen merdivenleri takip ederseniz önce güzel Bolsa Sarayı’na daha sonra Porto ve komşu şehri Gaia’ya ev sahipliği yapan Douro Nehri’ne çıkacaksınız.

Douro Nehri’nin üzerine 11 köprü kurulu. Bunlardan en büyüğü, iki katlı olan ve Gia ile Porto’yu bağlayan Dom Luis 1 Köprüsü. Yayalar iki katı da kullanabiliyorlar. Gaia şarap fabrikalarının ve Porto’nun güzel evlerinin fotoğraflarını farklı açıdan çekmek için iki kattan da geçmelisiniz. Daha önce gidenler, günbatımı ve gün doğumunda köprüyü baştan sona yürümeyi şiddetle tavsiye ediyorlar, bu konuda muhalif olamayacağım. Manzara gerçekten muhteşem.

kenarına indiğimde, Portekizli kadınların kurduğu el işi pazarına denk geldim. Diğer hediyeliklerde olduğu gibi örtülerin ve bezlerin üzerinde de renkli horoz işlemeleri var. Hatta üzerinde horoz olmayan herhangi bir şey yok diyebilirim:) Hediyelik eşyanızı da turistik caddelerden alacağınıza teyzelerden almanızı tavsiye ederim. Hem fiyatlar daha uygun hem de aldığınız zaman çok mutlu oluyorlar.

Hava kararana kadar nehir kenarında vakit geçirip müzik gruplarını ve sokak gösterilerini izledim. Hava karardığında, markete gittim ve en çok alınan ucuz şaraptan alıp Portoluların arasına karıştım. Porto şarapları, alkol oranı yüksek, aroması yoğun şaraplar. Çok da anladığım söylenemez ama içmekten en çok keyif aldığım şarap tipi oldu kendileri.(Port Vinho-tavsiye edillir.)Alkol satılan yerlerde bir de yeşil şarap göreceksiniz. Hiç içmedim ama içen biri bana ulaşırsa sevinirim 🙂 Douro’nun kenarındaki çimlik bir alana oturdum. Cihangir Merdivenlerdeki kitleyi buraya getirebilsem veya sarhoş muhabbeti yapabilecek kadar Portekizcem olsaymış iyiymiş ama yine de ışıklandırılmış nehrin kenarında içmek ve Fado dinlemek  güzel bir tecrübeydi.-Şarap konusunda uyarı; bende kafa yapmıyor yeaa tarzında bir yaklaşımla hızlı gitmeyin. Porto şarabı diğer şaraplara benzemez. Ortalama yüzde 40 alkol oranıyla çarpar 🙂 Mesela ben pansiyona zor attım kendimi.

Ertesi günü karşı kıyıdaki Gaia’ya ve Porto’nun diğer taraflarını gezmeye ayırdım. Sabah yine klasikleşen şekide nata ve meyve suyu alarak nehir kenarına indim, 1. ’nü geçerek Gaiya’ya vardım. Porto kadar turistik olmasa da şarap mahzenlerine ev sahipliği yaptığı için güzel bir şehir.-Şehir mi, şehircik mi yoksa Porto’nun bir ilçesi mi siz karar verin ama belediyeler farklı-  Ayrıca en güzel Porto manzarası da Gaia kıyılarından seyrediliyor. Luis 1’in Porto tarafından baktığınızda sadece Gaia’nın şarap mahzenleri ve tekneler göründüğü için manzara o kadar etkileyici değil. Ama Gaia’dan Porto’ya körünün alt tarafından baktiğinizda Karaköy’ün büyük versiyonunu; üst tarafından baktığınızdaysa Floransa’yı görüyorsunuz 🙂 Eğer köprünün ikinci katından geçmişseniz teleferiğe binip şarap mahzenlerine ve şarapları karşı kıyıya geçiren fıçı teknelerine yukardan bakabilirsiniz. Ya da yürüyerek keşfetmeyi seçebilirsiniz ama mutlaka bir şarap mahzenine girip tadım yapın. Bunun dışında mimarisi Porto-eski şehir kadar etkileyici olmasa da büyük parklarında dinlenebilir ve ara sokaklarında gezebilirsiniz.

Bufete Fase

Yazının başında marketten alışveriş yaparak tasarruf ettiğimi söylemiştim. Seyahatlerimin büyük bir kısmında aç kalmak zorunda olsam bile para artırarak o ülkenin geleneksel yemeğini yemeyi terci ediyorum-Mesela Stockholm’de İsveç Köftesi yiyebilmek için geri kalan günler aç kalmıştım. Artan paranın bir kısmını Portekiz’in geleneksel bir başka yemeği Francesinhanın tadına bakarak harcamaya karar verdim. Francesinha,  ekmeğin arasına biftek ve bilumum et çeşidinin konarak kaşarla örtüldüğü ve kendine özgü sosuyla yumuşatılan; isteğe göre yumurta veya patates kızartması ile servis edilen bir tür tost. Ama tost olduğuna bakmayın, çok aç olsanız da bitirmekte zorlanacağınız bir yiyecek. Sordum soruşturdum, sokaktaki insanlara sordum ve sonunda yemeği en güzel yapan yeri öğrendim:Bufete Fase. Şehrin biraz daha iç tarafında olduğu için bayağı yürüdüm. Turistik restoranlar gibi büyük bir tabelası olmadığı için bir kez de yanından geçmeme rağmen fark etmemişim 🙂 Mütevazi, esnaf lokantasına benzeyen restorana girdiğinizde tostu hazırlayan tatlı amca, güler yüzüyle karşılıyor sizi, içeriyi gösteriyor. İçerde Portekiz gazetelerinin, lokanta hakkındaki yazıları ve yorumları var. Dünyanın en güzel francesinhası burada yenirmiş. Yemek geldiğinde yorumların boşa olmadığını anladım. Portekiz mutfağı, damak zevkimize uygun. Yemeyen arkadaşlar için, francesinhanın içinde domuz eti olduğunu da hatırlatalım

Tıka basa doyduğum için elime bir maden suyu alıp Porto Üniversitesi’nin güzel binalarının bulunduğu yere doğru gittim. Sadece ülkede değil çapında ünlü olan eski kitapçı-kütüphane Livraria Lello’ya uğrayıp Portekizce basılmış kitapları incelemeye başladım. “Ş” harfi olmasaymış sanırım Portekizce diye bir dil var olmayabilirmiş. Hem yazılışta hem duyduğunuzda o kadar çok dikkatinizi çekiyor ki… Kitapçıdan çıkıp nehir kenarına doğru inerken bence Porto’nun en güzel caddesi olan Rua Das Flores, duvardaki “smells like piss and tourists” yazısıyla karşıladı beni. Kendimi turist kategorisine sokmadığım için çok da lınmadan caddeyi yürümeye başladım. Rengarenk binalar ve bunlara asılı olan balonlar, sahaflar, tekstil ürünü satan dükkanlar ve pastaneler derken çok enteresan bir dükkana denk geldim. Seyahatler için macun şeklinde yiyecekler satıyorlardı. Çok pahalı olduğu için satın alamadım ama öğrenci fırsatçılığıyla tatlarına baktım. Limon reçeli, ahududu, ıspanak, zencefil, sosu ve daha bir sürü çeşit, seyahat kiti şeklinde hazırlanmış. Kasiyerin rahatsız edici bakışlarından korkarak dışarı çıktım 🙂

Hava kararıyor, dönüş vakti yaklaşıyordu. Veda etmek için bir kez daha nehir kıyısına gittim, pazar tezgâhları toplanıyordu, bir dükkanda yazının başında linkini yazdığım Cancion Del Mar çalıyordu. Porto’da duyduğum son şarkı olduğu için şehri hep bu şarkıyla hatırlıyorum, yazıyı okurken dinlemediyseniz bile şimdi dinlemenizi tavsiye ediyorum. Gaia’ya bakarak son Super Bock’umu içip natamı yedim ve metroya doğru yola koyuldum.

Çok ani bir kararla planladığım Portekiz gezim bu şekilde sona erdi. Ama hem insanlarıyla hem kültürüyle hem müziğiyle hem de yemekleriyle aklımda kalıcı yer ettiği için “mutlaka tekrar gidilecekler listesi”ne eklendi.

Bundan sonraki gezimiz, Karpatlar’a; -’e olacak 🙂

 

 

Yazar

1994'te İzmir'de doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. 10 yaşından beri gezmeyi hiç bırakmadım.

Yorum Yaz