Tag

rotalar

Browsing

Yıllarca free shoplardan Mozart çikolatası diye aldıklarınız aslında saman mı? Mozart böyle güzel besteler yapmayı nerden öğrendi? Ne kadar ulan Mirabel Sarayı’nda bir klasik müzik konseri? Hepsi yazımızda. Bavyera toprakları, Avusturya’nın bazı şehirlerini de kapsıyor demiştik.  Bu satırları okuduğunuza göre Salzburg’un da öyle olduğunu anlamışsınızdır. Münih’ten 1-2 saatlik tren veya otobüs yolculuğuyla şehre ulaşabilirsiniz. Biz ucuzluğuyla bilinen flixbus’ı tercih ettik. Salzburg, Salzbach nehrinin kenarına kurulmuş, Avusturya için büyük, bizim anlayışımıza göre küçük bir şehir. Klasik şehir planı olarak nehir, eski şehri ve yeni şehri ayırıyor. Nehrin üzerinde bazıları eski bazıları yeni olan birçok köprü ve çevresinde şirin binalar ve binalara tepeden bakan güzel bir kalesi var. İner inmez öğrenciler için tam gün geçerli olan toplu taşıma biletlerini alıp airbnb’den kiraladığımız evi aramaya başladık. Ev sahibi, gelmeden önce memleketimizden bir kartpostal getirip getiremeyeceğimizi sordu. Konuklarının getirdiği kartlardan oluşan koleksiyonunu da eve girince gördük. Afrika’dan, Amerika’dan ve diğer birçok kıtadan hatıraları olmuş.…

“Almanlar da yemekten hiç anlamıyor, atıştırmalık desen yok, ana yemek zaten berbat, tatlıları eh…” diye yorumlar getirenler olabilir. Tüm bu argümanları parçalayacak yazı işte burada 🙂 Dikkat! Bu yazı yüksek oranda domuz eti içerir 🙂 Münih’e aşık olmamın bir sebebi de Bavyera, klasik Alman ve dünya mutfağının en güzel örneklerini tadabilme imkanına sahip olmam. Almanya’nın en pahalı şehri olduğu için bu biraz tuzlu olabilir ama bi daha mı geleceğiz dünyaya, değil mi? 🙂 Yolda yürüyorsunuz ve mideniz hafiften kıyıldı, Münih’in her yerinde rahatlıkla bulabileceğiniz Vinzenzmurr’lardan birine giriyorsunuz ve domuz eti yiyorsanız leberkäse söylüyorsunuz ve içine de acı hardal koyduruyorsunuz. Size kaliteli kare domuz etinden kesip minik baget ekmeğine koyuyorlar. Acı hardal koydurmayı da ihmal etmezseniz ağzınızda dağılan bir tatla karşı karşıya kalıyorsunuz. Tek tehlikesi, yedikçe yeme isteği, zira Münih’te geçirdiğim her gün istisnasız olarak yedim 🙂 Leberkäse 2.20 Euro, bu mekânda ayrıca değişik salatalar ve etler de bulunuyor, benden söylemesi.…

​Münih’te turistlerin pek bilmediği ve gitmediği, ama öğrencilerin uğrak noktası olan yurtlardan bahsedeceğim. Giden herkes istisnasız “yav Münih’teki şu minimalist öğrenci yurtları…” diye başlayan cümleler kurar. Bu kadar orijinal ne olabilir, alt tarafı yurt diyorsanız, buyrun 🙂 Arkadaşım yurtlara gideceğiz dediğinde ben de şaşırdım bu bölgenin görülmeye değer olmasına. Bildiğimiz, 1972 Olimpiyatlarında sporcuların öldürüldüğü yurtlar mı, diye sordum; onun hemen yanı başında dedi. Ölümlerden sonra mekânlar nasıl hayat dolu hale getirilir, acı hatıra mirası nasıl güzel şeylere evrilir bilemedim. Gezdikten sonraysa oradan ayrılmak istemedim. Dünyadan ayrı ütopik bir site, ütopik bir yaşam tarzı ve sanat… ​Olimpiyat Stadı’nın metro istasyonunda iniyorsunuz. Dev bloklarla kendini belli eden eski yurt binalarını geçince 1.5 katlı bitişik kulübelerden oluşan öğrenci köyünü görüyorsunuz. Her yurt kutucuğu- böyle tarif etmeyi tercih ediyorum- bir kişinin kalması için tasarlanmış. Alt katta tuvaletiniz ve mutfağınız var. Üst katta da yatağınız ve şirin bir balkonunuz var. Minimalizmin hayatımızda her yerde kendini…

Lviv’den 1 saat süren bir uçak yolculuğuyla Kiev’e vardık. Başkent olmasına rağmen bloglarda Lviv ve Odessa’ya nazaran daha az bilgi bulabilmiştik ve daha önce giden arkadaşlarımız da Kiev hakkında güzel yorumlar yapmamışlardı. Bu yüzden hem kalış süremizi hem de beklentilerimizi minimum düzeyde tutmaya çalıştık. Beklentiyi yükseltmem ne kadar doğru bilmiyorum ama Kiev’de çok daha fazla gezilecek yer var ve burayı en az, gittiğimiz diğer şehirler kadar çok sevdik. Klasik bir tablo olarak havalimanı çıkışında sizi kazıklamak için bekleyen taksicilerle karşılaşacaksınız. Zaman ayırıp pazarlıkla fiyatı biraz düşürebilir ya da bizim gibi otobüsü tercih edebilirsiniz. Şehir merkezine kadar gitmese de sizi bir metro istasyonuna bırakıyorlar ve Kiev’in Sovyet mirası güzel metrosuyla istediğiniz yere ulaşabiliyorsunuz. Kiev’deki oteller diğer şehirlere göre daha pahalı olunca, eski dostumuz olan hostellere geri dönüş de şart oldu. Klovska metro istasyonunun yakınında Gagarin Hostel’de kaldık. Kiev’i keşfe çıktığımızda Lviv’deki Polonya havasından uzak; şehir dışında Sovyet tipi toplu konut mimarisinin,…

Ağustos ayında, Kasım’daki büyük Ukrayna gezimiz için(Tur şirketleri uzun süreli Ukrayna turlarını “Büyük Ukrayna Turu” şeklinde pazarladığı için aramızda dalga konusu olmuştu) uçak biletlerini ve kalacağımız yerleri ayarlamıştık. Ukrayna’ya birlikte gideceğim yakın arkadaşımın babası, dayısı ve kuzeninin de o tarihlerde Lviv’de olmasıyla ekibimiz bir anda 5 kişiye çıktı. Kalabalık yapılan gezilerin tadı başka ama bu kadar eğlenceli bir ekip olacağımızı geziden önce tahmin edemezdim 🙂 2 saatlik bir uçuştan sonra Lviv’e indiğimizde ülkeye ilk kez gelenlere karşı kötü muameleleri meşhur olan Ukrayna polisinin tavrını merak etmeye başladık. Yeşil pasaportlular ve daha önce Ukrayna’ya gelenler sorunsuz bir şekilde giriş yaptılar. Biz ise umumi pasaportlular ve ülkeye ilk kez gelenler olarak kenara ayrıldık. 1 saate yakın süre bekletildikten sonra sorulara karşı malum taktikleri uyguladık: Ne kadar paranız var sorusuna, rüşvet istemesinler diye paramız yok kredi kartımız var dedik; otel rezervasyonları ve dönüş biletlerini anında gösterdik vs. Sonunda parmak izlerimizi alarak bizi bıraktılar.…

Avusturya’da son zamanların popüler kasabası Hallstatt’ı duymasanız bile o meşhur resmi mutlaka görmüşsünüzdür. Gerçekten evleri ve doğasıyla mutlaka görülmesi gereken bir yer. Ama bu yazımızın başkarakteri Hallstatt değil, onun gölgesinde kalmış ama onun kadar şirin bir kasaba: Obertaun. Peki, buraya bilinçli bir şekilde mi geldik? Hayır. Salzburg’a dönüş trenimiz buradan kalkmıyor olsaydı muhtemelen böyle bir yerin varlığından haberdar olmayacaktık. Şans eseri yapılan keşifler daha da güzel oluyor 🙂 Anadolu’da herhangi bir tren garına benzeyen küçük ve samimi Obertaun Garı’nda indik. Yağmur başlamıştı ve gar 3 ATM büyüklüğündeydi. İstasyon şefine önce kalkan bir trene binip binemeyeceğimizi sorduk. Olumsuz cevap alınca bu sefer de sığınacak, karnımızı doyuracak bir yerin olup olmadığını. Yeşilçam filmlerinden çıkmış, Hulusi Kentmen’i andıran istasyon şefi, pazar günleri açık olan sadece tek restoranın olduğunu ve çok güzel pizza yaptıklarını söyledi, tarif etti: Dümdüz ilerleyin, rayları geçin ama beyaz evin solundan gidin.( Neden beyaz evin solundan gittik hala çok anlayabilmiş…

Gün geçmiyor ki bir Balkan ülkesi yazıma da ulaşıma lanet etmeden başlayayım. Mostar’dan Kotor’a 35 euro vererek otobüs bileti aldık. Bilet almışız ama bindiğimiz otobüs değildi, buna eminim. Sabah 7’deki otobüs için hava daha aydınlanmadan otogara koştuk. Ülkelerarası seyahati bir dolmuşla yapacağımızı öğrendik. Üstelik bagaj parası olarak her bizden 2’şer Mark yani 4’er TL istediler ama mark bi daha nerde işimize yarayacak ki diye paramızı bitirmiştik. Adama İngilizce anlatmaya çalışıyoruz, anlamıyor; el hareketiyle açıklıyoruz, hiç eyvallahı yok. Orada Türkiye’den gelen bir arkadaş imdadımıza koşup bagaj paramızı vermesek herhalde bizi 4’er TL için orada bırakıp gidecekti şoför. Kısacası, Balkanlarda yanınızda her zaman bagaj paranız olsun. Neyse bindik, tüm yolcular Türkiye’den gelmiş. Yurtdışındaki tek gurur (!) kaynağımız yerli diziler sayesinde şoför yolculuğun başlangıcında bizimle 3-5 kelimeyle muhabbet etti. Diğer muhabbetlerimiz genelde; “burada da mı duracağız, ne kadar duracağız,neden duracağız?” çerçevesinde gelişti. Yolculuğu da tüm bu sorular özetleyebilir çünkü gerçekten o coğrafyayı karış…

Türkiye’de anayasa değişikliğinin oylanacağı referandum yaklaşırken Litvanya’nın başkenti Vilnius’a giden ve sanat cumhuriyeti Uzupis’i ziyaret eden herkesin aklına, bu ütopik ülkenin kendisi gibi olan anayasası geliyor. 2016’da ziyaret ettiğim ve o zamandan beri aklımda olan bu güzel anayasayı özellikle tartışma programlarından ve gergin ortamdan bıktığımız bugünlerde paylaşmak istedim. Ülkenin ana meydanında onlarca dile çevrilerek metal levhalar halinde duvarlara asılmış. Milyonlarca kişinin yaşadığı bir ülkede böyle bir anayasa elbette mümkün değil ama okuduğunuzda sizi gülümsetecek bir hukuk metninin varlığından haberdar olmak istiyorsanız şöyle buyrun; 1- Herkes Vilnele Deresi kıyısında yaşama hakkına sahiptir. Vilnele Deresi de herkesin yanından akıp gitme hakkına sahiptir. 2- Herkes sıcak su kullanma, kışın ısınma ve bir çatı altında barınma hakkına sahiptir. 3- Herkes ölme hakkına sahiptir; ancak bu bir zorunluluk değildir. 4- Herkes hata yapma hakkına sahiptir. 5- Herkes özgün olma hakkına sahiptir. 6- Herkes sevme hakkına sahiptir. 7- Herkes sevilmeme hakkına sahiptir, ancak bu şart değildir.…

Saat 22.30’da bindiğimiz mükemmel (!) otobüs, sabah 5’te bizi, Saraybosna’nın Sırp bölgesinde olan ve merkeze birazcık uzak İstocno Sarajevo’da indirdi. Uluslararası yollar bile 1.5 şeritti ve Balkan coğrafyası sağ olsun virajı boldu. Buna sis de eklenince bir aralar nasıl o yollardan gittik, nasıl kaza yapmadık hiç anlamadım. Şoför muhtemelen yolları ezberlemiş olacak ki gayet profesyonel bir şekilde kullandı otobüsü. İner inmez bir taksiyle anlaşıp 10 euroya şehir merkezine geldik. Hava daha aydınlanmamıştı. Başçarşı’da açık olan çok az yer vardı ve sadece Bosna Markı kabul ediyorlardı. Taksici para üstünü mark şeklinde vermese işimiz zordu. Eski bir filmden fırlamış bir çay ocağına oturduk. Türkiye’den geldiğimizi anlayınca birkaç Türkçe sözcükle karşıladılar bizi. Hava karanlık olduğundan mı yoksa başka bir şeyden mi bilinmez, içeride işe gitmeye hazırlanan bir sürü mutsuz insan vardı. Sigara ve kahve içiyorlar, birbirlerini tanıyorlar ama hiç konuşmuyorlar. Öyle olunca bizim enerjimiz de kayboldu 🙁 Hava aydınlandığında hosteli bulmak için oradan…

Birkaç günlüğüne de olsa hem çok uzak olmayan, hem de bütçeyi zorlamayan bir yerlere kaçalım diyenlerin düşündüğü ilk birkaç yerden biridir Belgrad. Çevremde o kadar çok insan gitti ve o kadar methini duydum ki ucuz uçak bileti bulduğum anda bir Sırbistan planı yapmam kaçınılmaz oldu. Klasik hikaye, yine biletleri ve kalacak yerleri ayarladık; gezilecek yerler, kültür, yeme içme araştırması yaptık ve uçak saatini beklemeye başladık. Yol için seçtiğim dergide tesadüfen Belgrad ile ilgili bir yazı vardı. Josef Tito’nun ölümünden itibaren Belgrad’ın dönüşümünü, halkın kendisi için yeni bir önder arayışına girmesini ve nihayetinde bu boşluğu Putin ile doldurmak istemelerini anlatıyordu. Şehrin eski bölgelerinin kentsel dönüşüm eliyle ranta açılma fikrine karşı halkın protestoları da yazıda yer almıştı. Türkiye’nin birçok yerinde, en çok da İstanbul’da, şehrin sakinlerinin banliyölere atılması ve büyük inşaat şirketlerinin kent merkezlerini ve orada yaşayanları kendine göre şekillendirmesi durumu burada da varmış. Sırpça ’da plastik ördek, dolandırıcılığın simgesiymiş ve bu…